9 Ağustos 2009 Pazar
Maket Uçak
Çok narin yüzlü bir kadındı çocuğun annesi. Yeşil gözlerinin de etkisiyle masum bir güzelliği vardı. 30’lu yaşlarının ortalarında gösteriyordu. İstem dışı yüzük parmağına kaydı gözüm. Parmağında yüzük göremeyince demek ki eşinden ayrılmış diye düşündüm. Hangi sebeple ayrılmış olabileceklerini düşündüm kısa bir an için. Sonra vazgeçtim sorgulamaktan. Son zamanlarda bu tarz empatiler kurmaya çalışmaktan sıkılmaya başlamıştım.
Ben kendi kendime kadının neden kocasından ayrılmış olabileceğini düşünürken ufaklık oturduğu koltuktan ani bir hareketle kalktı ve koşmaya başladı. Çantasında oyuncak arayan annesi oğluna seslendi hemen: Oğlum yavaş! Ama küçük bey annesini hiç dinlemeden koşmaya devam etti. Muzurca bir gülümsemeyle koşuyordu. O koşarken uçaklarının kalkmasını bekleyen yolcular ona bakarak gülümsemeye başladı. Ufak bir çocuğun gülümseyerek koşmasının etrafında nasıl bir pozitif enerji yarattığını görmek çok hoştu. Etrafının ilgisini toplamış olduğunu anlayınca şımarmaya başladı hemen. Herkesin “Aman da aman ne kadar tatlı şeysin sen öyle” vb. sözleri annesinin de yüzünün gülmesine sebep oldu. Çocuk gerçekten çok tatlıydı. Koşarken düşmesin diye şapkasını da tutmaya çalışıyordu ve bundan dolayı dengesini sağlamakta zorlanıyor paytak paytak koşuyordu.
Koşarken annesine bakmak için arkasını döndü ama tam o sırada, bavullarıyla iyi giyinimli orta yaşlı bir adam çocuğun önünden geçiyordu. İkisi de birbirlerini göremediler ve çarpıştılar. Ufak çocuk yere düşmüştü. O an onu izleyen birkaç kişi çocuğa yardım etmek için koşmuştu. Ben de eşyalarımı oturduğum yerde bırakarak koşmaya başlamıştım. Bu sevimli çocuğa birşey olmasını istemiyordum. En önden de çocuğun annesi koşuyordu korku içinde bağırarak: Doruk, oğlum!
Çocuğun yanına vardığımızda hiçbirşeyi olmadığını görmek bizi çok sevindirmişti. Yaramaz çocuk muzur muzur çarpıştığı adama bakıyordu yattığı yerde. Annesinin kucağına almasıyla hepimiz derin bir soluk almıştık. Çarpıştığı adam çocuktan ve annesinden özür dilerken insanlar da oturdukları koltuklarına geri dönmeye başlamıştı. Ben hala çocuğun, annesinin ve çarpıştığı adamın yanındaydım.
“İyisiniz değil mi?” diye sordum çocuğun annesine. “Evet evet her şey yolunda teşekkürler ilginiz için” diye cevap verdi bana.
Bu sırada orta yaşlı adam bavulundan bir uçak maketi çıkardı ve çocuğa doğru uzattı. Bu orta büyüklükte bir Türk Hava Yolları uçağı maketiydi. Çocuk bundan o kadar mutlu olmuştu ki havalara zıplamaya başladı. Annesinin bu durumda gözü dolmuştu. Yutkunarak konuşarak şunları söyledi: “.Çok teşekkür ederim size. Eşimi 1 sene önce kaybettim. Oğlum babasına hayrandı. Eşim de uçakları çok severdi. Oğluna sürekli oyuncak uçaklar alırdı. En sevdiği uçağını evde unutmuşuz havalimanına gelmeden önce. Sizin verdiğiniz uçağa da çok benziyordu.”
Çok duygulanmıştım. Orta yaşlı adam da aynı şekilde duygulanmıştı. Birbirlerine veda ederek ayrıldılar. Ben ise olduğum yere çakılı kalmıştım.Bir sevinçten zıplayan çocuğa, bir annesine bir de giden adama bakıyordum. O ufak çocuğun bir gün büyüyüp bu çarpıştığı adam ile aynı mesleği yapacak olacağını nereden bilebilirdim. Ufak çocuk ileride çok başarılı bir uçak pilotu olacaktı…
9 Mayıs 2009 Cumartesi
Düşünsel-Lost ve Kara Kule arasındaki benzerlikler

Lost diye bir dizi var izlediniz mi? Tabi ki böyle saçma bir soru sormayacağım. Lost bugün öyle bir noktaya geldi ki popüler kültürün değişmez bir ikonu olarak gösteriliyor. Arkadaş grubu arasında lost muhabbeti açılınca diziyi izlememiş olanlar "Aaaa nasıl izlemezsin ya hiç yakıştıramadım sana. Hemen başla izlemeye" gibi tepkilerle karşılaşabiliyorlar.
Oturup Lost şöyle bir dizi böyle bir dizi diye anlatmak istemiyorum. İzlemiş ya da izlememiş olan herkesin aşağı yukarı dizi hakkında bilgisi var. Bu DüşünSel'de dizi ile ilgili kendi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Birçok forumda ve internet sitesinde hararetli dönen tartışmalara kendi yorumumu katmak amacındayım. Eğer Lost'a yeni başlamış veya ortalarında iseniz bu yazıyı okurken spoiler içeriği ile karşılaşabileceğinizi söylemeliyim.
-Buradan sonrası Lost ile ilgili spoiler içerir-
Yazının buradan sonraki kısmı 5. sezon 15. bölüm'e kadar olan bölümler ve dizinin geleceği ile ilgili spoiler'lar içerir. Okumak tamamen sizin kararınızdır. Sorumluluk kabul etmiyorum.
Dizinin bütün temelinin Jack olduğunu düşünüyorum. Yazar kadrosu, Lost ile ilgili kafamızdaki soruların %70'inin dizinin ilk plot bölümünde cevaplandığı ama henüz bunu bilmediğimizi söylüyorlar. Bu da benim, Jack bu dizinin asıl kahramanı tezimi doğrular nitelikte çünkü dizinin plot bölümü Jack'in kahramancılık oynamasından ibaret.
Lost tamamen bir paralel evren ve zaman yolculuğu dizisi. Dizi ilk başlarda gerçekçilikten çıkmayacak gibi görünse de Lost'un bir bilimkurgu dizisi olduğu bize çaktırılmadan yedirildi ve biz de bunu kabul ettik. (Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık) Paralel evren ve zamanda yolculuk gibi kavramların bu kadar ustaca kullanıldığı bir roman var. Hatta şu aralar (Ne kadar ilginçtir ki!) J.J. Abrams (Lost'un yapımcısı ve yaratıcısı) bu romanın film haklarını satın aldı. Bu roman Stephan King'in "My masterpiece" dediği 7 kitaplık Kara Kule (The Dark Tower) serisinden başkası değil.
-Buradan sonrası Kara Kule ile ilgili spoiler içerir-
Kısaca Kara Kule'yi anlatmak gerekirse, post nükleer bir dünyada yaşayan son silahşör olan Roland'ın hayatla ilgili tüm sorularının cevaplarının olduğuna inandığı Kara Kule'yi arayış macerası. Hikaye paralel evrenler, zamanda yolculuk gibi kavramları çok enteresan bir dilde anlatır ve 7. kitabın sonunda sizi çoook büyük bir sürpriz bekler. Anlatmak istediğim nokta Kara Kule'nin sonunu da içerdiği için Kara Kule'yi okumamış olanları yazının buradan sonrası için tekrardan uyarmak istiyorum.

Kara Kule'nin Roland'ı her ne kadar karakter olarak çok benzemese de Lost'taki Jack ile birçok açıdan benzerlikler gösterir. İkisi de kadınlar konusunda şanssızdır. İkisi de hayatlarından mutlu değildir. Kendilerine sordukları cevaplanamaz birçok soruları vardır. Mesleklerinde çok başarılıdırlar. Akraba ilişkileri pek de iç açıcı değildir. Sorularına cevap bulmak için etraflarındaki insanları feda edebilirler.
Benim tezim şudur ki; Jack aslında Roland'ın ta kendisi ve Lost adası da Kara Kule'den başka bir yer değil.
J.J Abrams Lost bitmeden Kara Kule ilgili bir çalışma içine girmeyeceklerini söyledi. Lost ile Kara Kule bu kadar benzerlikler taşırken Lost biter bitmez Kara Kule serisinin filmi ya da dizisi için uğraşma kararı alınması sizce de ilginç değil mi?
Bir diğer tezim de şudur ki; Jack bu yaşadıklarını daha önceden de yaşamıştı. Yani 5 sezondur gördüğümüz şeyleri Jack daha önceden de birebir aynen yaşamıştı. Aynı Roland gibi...
Bunu destekleyen şeyler; Pilot bölümdeki Jack'in herşeyi harika bir şekilde kontrol etmesi ve herkesin onu kahraman bir lider gibi görmesi ve buna atıflarda bulunması, adaya sürekli dönmek istemesi, kader beni oraya yönlendiriyor tarzı cümleleri, ada dışında iken son derece mutsuz olması ve adanın ona vereceği herşeyi koşulsuz kabul etmesi. Aynı Roland'ın Kara Kule'yi arayış macerası gibi...
Son söylemek istediğim şey ise dizinin son sahnesi ile ilgili; Dizinin son sahnesi dizinin açılış sahnesi ile aynı olacak. Jack yere uzanmış olan biteni anlamaya çalışıyor. Çünkü kader bir çemberdir ve sürekli döner, döner ve döner...
15 Mart 2009 Pazar
Kısa Hikaye-Hayatın İçinden Doğal Maceralar
Gözlerimi açtığımda bir dağın tepesindeydim ve her taraf bembeyazdı.. Güneş gözümü aldığı için yukarı bakamıyordum. Kamaşmış gözlerimle etrafıma baktığımda benim gibi birçok kişiyi gördüm. Hepimiz yeni yeni uyanıyor ve içinde bulunduğumuz durumu çözmeye çalışıyorduk. Çok kalabalıktık. Hareket etmek imkansız gibiydi. Herkes birbirine neler olduğunu soruyordu. Anlamsız durumu çözmeye çalışıyorduk. Bir anda buraya ışınlanmadık ya!
Bağıranlar, ağlayanlar, sinirden gülenler, her türlüsü buradaydı. Ben sessiz kalmayı tercih etmiştim. Olacakları bekleyip görmek istiyordum. Aniden çok şiddetli bir ses geldi gökyüzünden. Kısa süre önce güneşten yukarı bakamazken gökyüzünün bir anda kapkaranlık olduğunu ve sanki çok sinirliymiş gibi ani hareket ettiğini gördüm. Aslında ne kadar sürede gökyüzünün bu hale geldiğini bilmiyorum. Zaman kavramı çok anlamsızlaşmıştı benim için.
Gökyüzünden gelen sesler artık iyice artmıştı. Birşeyler olacağını anlamıştık. Sonra gökyüzünden birşeyler düşmeye başladı. Bize benziyorlardı ama aynı zamanda çok farklıydık. Bağırarak aşağı düşüyorlardı ve bize tutunmaya çalışıyorlardı. Sayıları çok fazlaydı ve artık bulunduğumuz yere sığamıyorduk. Durmak bilmeden geliyorlardı. En sonunda birbirimizden kopmaya başladık ve bayır aşağı yuvarlanıyorduk. Dağın tepesinden aşağı doğru yuvarlanıyor, taklalar atıyorduk. Tutunmaya çalıştım ama başaramadım. Sürekli düşüyorduk. Sanırım öleceğim diye düşünmeye başladım. Biz aşağı düşerken gökyüzünden gelmeye devam ediyorlardı. Tanrım daha ne kadar süre böyle devam edecek? Bulunduğum yerden dağın tepesini görebiliyordum. Artık beyaz değildi... Üstüme doğru birşeyin geldiğini gördüm. Binlercesi belki de daha fazlası... Bana çarptılar...
Gözlerimi açtığımda hep beraber bir çukuru doldurmuştuk. Çok ciddi tehlikeler atlatmıştım ama bir yorgunluk ya da bir ağrı hissetmiyordum. Gayet zindeydim. Etraftakilere durumlarını sordum. Aramızda gökyüzünden hızlı düşenler olduğu gibi, dağın tepesinde bulunup diğerlerinin gelişiyle bulunduğu yerden düşen ve kendini burada bulanlar da vardı. Bir an hepimizin birbirimize ne kadar da çok benzediğini gördüm. Belki buraya geliş amacımız ve geliş yöntemlerimiz farklıydı, farklı şeyler yaşamıştık ama hepimiz şu anda aynı durumdaydık.
Aradan bir süre geçti. Ne kadar bilemiyorum. Bu gibi durumlarda zaman kavramı çok anlamsızlaşıyor demiş miydim? Bir ses daha duymaya başladık ve kontrolümüz dışında bir tarafa doğru çekildiğimizi hissettik. Karşı koyamıyorduk. Birbirimizi sıkıca tutmaya çalıştık, bizi çeken şeyden kaçmaya çalıştık ama çok güçlüydü dayanamıyorduk. Bizi içine çekecekti, artık herşey bitmişti. İçine doğru çekildiğimiz şey kocaman yuvarlak ve kapkaranlık birşeydi. İçinde bizin neyin beklediğini bilemiyordum ama ona karşı koyamıyordum. Kaderime razı olmuştum. Bizi içine çeken kocaman yuvarlak içinde yolculuğumuz boyunca hiçbirşey görmedim. Her taraf simsiyahtı. Hepimiz birbirimizden kopmadan ilerlemeye çalışıyorduk ama içinden geçtiğimiz herneyse sürekli aşağı yukarı sağ sol yön değiştirip bizi savuruyordu. Tutunmak imkansızdı.
Uzun bir yolculuk sonrasında ışığı görmüştüm. Sanırım çıkışa yaklaşmıştık. Işığın rengi bir garipti. Maviydi. Çıkışın aslında başka bir bölüm olduğunu o zaman anladım. Mavi renkli bir çeşit kutudaydık. Bir kısmımız bu kutuya girerken bizden önce gidenlerin başka bir kutuda bizim önümüzde olduğunu, arkamızdan gelenlerin de arkamızdaki kutudan bize baktıklarını gördüm. Etrafta bu mavi kutular içinde bizden binlerce belki de daha fazlası vardı. Bu mavi kutuları bizlerle dolduruyorlardı. Bizi bu kutulara hapsediyorlardı sanki. Hepimiz korkuyorduk. Artık sonumuz neyse onun en kısa zamanda gerçekleşmesini umuyorduk.
Mavi kutudaki yolculuğumuz boyunca bir çok yer gördük. Kendimiz dışında başka şeyler de gördük. Devler vardı mesela. Bizi taşıyan iki kollu iki bacaklı devler. Bizi omuzlarında taşıyıp kutumuzun yerlerini değiştiriyorlardı. Anlamadığımız bir dilde konuşuyorlardı. Çok uzun süre aynı ortamda bulunduğumuz için bu kutu bizim için ev gibi olmuştu. Biz bir aileydik. Artık herkes birbirini tanıyordu. Kısa hayatım boyunca eve en yakın yer burası olmuştu benim için. Bu mutlu aile tablosu sonsuza kadar sürmedi elbette. Bizi ayırmaya başladılar... Ailem, evim dağılıyordu...
Bu sefer daha ufak bir yuvarlaktan bizi belirli aralıklarla çekmeye başladılar. Sıra bana da gelmişti. Mavi kutudan ayrılışım işte böyle oldu. Bu sefer beyaz bir kutudaydım. Bu kutu mavi kutudan çok daha küçüktü. Bir devin bize doğru yaklaştığını gördük şeffaf beyaz kutunun içinden. Bizi eline aldı ve bir karanlık daha. Bayılmışım...
Devin bize ne yaptığını bilmiyorum ama üstüme başıma bakınca bayağı pislendiğini gördüm. Etrafımdaki herkes pislenmişti. Kimse devlerin onları eline aldıktan sonrasını hatırlamıyordu. Hepimiz için baygınlık kaçınılmaz olmuştu o an için.
Sayımız gittikçe artıyordu. Artık bir topluluk olarak ilerliyorduk. Gittikçe genişleyen bir topluluk. Sayımız artıyordu ve artık sona doğru yaklaştığımızı da hissediyorduk.
Hayatımda gördüğüm en büyük çukuru doldurmuştuk. Hepimiz burada toplanıyorduk. Sanki burası bizim için yapılmış gibiydi. Huzurluyduk burada. Birbirini uzun zamandır görmeyenler kucaklaşıyordu. Tanıdıklara selamlar veriliyor, neler yaşadıkları birbirlerine anlatılıyordu. Kafamızdaki bütün soru işaretlerinin cevaplanacağını biliyorduk. Çok az kalmıştı.
Tekrar güneşi gördüm. Gözlerim kamaşmaya başladı. Bu sefer farklıydı. Güneş bizi kendine doğru çekiyordu. Karşı konulmaz bir şekilde ilerliyordum. Bunun son olduğunu herşeyin cevaplanacağını biliyordum. Cevaplarıma, mutluluğuma, benim ilk ve son arkadaşıma güneşe doğru ilerliyordum.
Güneşe doğru mayışmış bir şekilde ilerledim. Mutluydum, huzurluydum. Görevim, yaşama amacım sona ermişti. Devlerin bizi taşırken sürekli söyledikleri bir kelime vardı. Belki de ismimiz buydu bizim; "Su".
Neden bunca şey yaşadığımı güneşe vardığımda birisinin bana anlatacağını umuyordum. Güneşe yaklaştıkça gözlerim kapanmaya başladı ve en sonunda bayıldım.
Gözlerimi açtığımda; yavaş yavaş, süzülür gibi aşağı doğru düştüğümü hatırlıyorum. Hayal meyal hatırladığım diğer birşey ise etrafımda benim gibi süzülen diğerlerinin de olduğuydu. Yalnız değildim...
14 Ekim 2008 Salı
Ormandaki Fısıltılar
Olinde'de doldurduğum çıkınım azalmaya başladı. En fazla 5-6 gün dayanabilir. Yiyecek için avlanmam gerekecek.
Gökyüzü aydınlık ve yıldızla dolu. Her gece yaptığım gibi yine yıldızları izleyerek uyuya kalmayı planlıyorum. Harika bir duygu.
Orman girişine çok yaklaştım. Güvenlik için bir kaç sihir kullanmam gerekiyor. Gece uyurken sihir kullanmayı hiç sevmiyorum, uykumda kabuslar görmeme sebep oluyor.
Kiko bugün biraz daha hareketliydi. Kanatlarını tekrar eskisi gibi kullanmaya başladı. Yine de tam olarak zehrin etkisini üstünden atamadı. Çok çabuk yoruluyor ve hemen omzuma konmak istiyor. Biraz daha kırımızıçimen bulmam lazım.
Güneybatıda yaklaşık 5km mesafede bir tepenin arkasında duman gördüm. Yolumdan biraz şaşmam gerekecek ama birileri buralara yerleşmiş olabilir. Bir kontrol etmek istiyorum belki yaşayan insanlar ve yiyecek birşeyler bulabilirim.
İnsan tek başınayken asla yalnız değildir. Yalnızlık insanın kendinden de kopmasıyla gerçekleşir. Eğer tanrı insanları yaratırken tek başına yaşayamacağını düşünseydi doğarken ve ölürken yanına birilerini verirdi.
Daha fazla devam edemeyeceğim, uyumam gerekiyor.
Şin dokar etun!
Roywinkle the Magus
1 Kasım 798
Ufuktan Masallar
-Giriş-
1.Bölüm
Her deney içinden iyice çıkılmaz, saçma bir hal almaya başlamış ve sonuçlar gittikçe anlamsızlaşmıştı. En mutlu anlarında silah çekip birbirlerini vuran Türk insanı, araştırma gurubunda hararetli tartışmalara gebe oluyordu.
“Ben anlam veremiyorum. Kesinlikle zarar verme amaçlı yapılmış bir eşya neden mutluluk anlarında kullanılsın?” diye sordu Layla.
“Bence bu bir çeşit adak. En mutlu anlarında birini öldürüyorlar ki mutlulukları perşinlensin!” dedi Maki.
Maki’nin söyledikleri Tuko’nun pek hoşuna gitmemişti. Kafasını sağa sola sallayarak “Bu tezi desteklemiyorum çünkü bir düğünde damadın vurularak öldüğünü kendi gözlerimle gördüm.” dedi ekip lideri.
Ekip liderinin bu düşüncesine Layla “Belki de yanlışlıkla vuruyorlardır.” diye cevap verdi.
Tuko aradığı cevaı bulamamaktan sinirlenmeye başlamıştı. “Yanlışlıkla mı? Benim bildiğim kadarıyla insan ırkı hatalarından ders çıkarabilen bir ırk. Neden aynı hatayı birçok kez tekrar etsin.”
“Araştırmalarımız bu tür olayların özellikle Türkiye’de yoğunlaştığını gösteriyor efendim.” dedi Maki.
Maki’nin söylediklerini destekler şekilde görünen Layla etrafına oturdukları yuvarlak masanın üstüne doğru eğilerek “Belki de Dünya’ya inip Türklerle direk temasa geçerek bu davranışların sebeplerini öğrenmek çok daha mantıklı olacaktır.”dedi.
Tuko bu düşünceyi beğenmişti. Dünya üzerine birçok kez inmişlerdi. Sadece, Türkiye onlar için keşfedilmemiş bir bölgeydi. Tek sorun buydu. “Kamuflaj ekipmanlarımız hazır mı Layla?”diye sordu Tuko.
“Evet efendim. Kullanıma hazırlar. Daha dün kontrol etmiştim.”dedi Layla
Tuko sandalyesinden kalkarken Layla’ya dönerek “Tamam o zaman, sen dişi kamuflajını hazırla. Maki de erkek kamuflajını kullanır. Detayları yarın sabah konuşuruz. Şimdi atmosferden çıkalım ve biraz dinlenip yarın için enerji depolayalım.“dedi.
Tam bu sırada İstanbul’da Caddebostan sahilinde 3000 kişi toplanmış yıldızsız gecede gökyüzündeki hareket eden ışıklara bakıp “UFO! İşte, bak orada!” diye bağırıyordu. Polisin ve itfaiyenin telefonları kilitlenmiş ve halk gecenin eğlencesini bulmuştu. Asıl gerçek birkaç gün sonra anlaşılmış ve ışıkları saçanın Büyükada’ya yerleştirilmiş olan turistik bir balon olduğu ortaya çıkmıştı.
25 Ağustos 2008 Pazartesi
Özgür ve Kaplumbağa
Ortaya bir şaheser çıkmayacağı belliydi ama küçük çocuğun hayal gücüyle görkemli bir şatodan eksik yanı kalmayacaktı.
Denizin rengi yeşile çalan bir maviydi. Denizde yüzen insanların sadece kafaları su üstündeydi ve denizde yaşamak için yaratılmadıklarını bağırır gibiydiler. İnsan ne bir balık kadar rahat yüzebilir, ne de bir kuş kadar özgürce uçabilir.
Annesi elinde peçeteyle oğlunun yüzünü silmek için yanına gelmişti. Yüzünü buruşturan çocuk silme işleminden rahatsız olduğunu sağa sola çılgınca salladığı elleriyle gösteriyordu. Annesi yanından ayrılınca çocuk da ayaklanmış ve küçük çocuklara özel o tatlı yürüyüşü ile suya doğru hareketlenmişti. Plajda onu gören herkesin yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. Küçük çocuk plajın yıldızı oluvermişti.
Özgür oğlum dikkat et" dedi annesi.
Demek ki çocuğun adı Özgür'dü. İsminin hakkını verecek kadar özgürlüğüne düşkün bir çocuk olduğu anlaşılıyordu.
Elinde küreği ile deniz kenarına kadar gelmişti. Kalesine su dökmek için denizden su almak istiyordu. Küreği suya daldırmıştı ama bir türlü geri çekemiyordu.
Ne olduğunu anlamak için küreğin içine baktı ve kalakaldı. Küreğin içinde koskocaman bir su kaplumbağası vardı. Kafasını yuvasından çıkarmış ve Özgür'e bakıyordu. Özgür küreği sıkıca tutup havaya kaldırmaya çalıştı ve kaplumbağa suya düştü. Suya düştükten sonra da hızlıca yüzerek gözden kayboldu. Özgür için çok mutluluk ve şaşkınlık dolu bir andı. Hayatında ilk defa bir kaplumbağa görmüştü. Mutluluk, huzur ve başarı dolu hayatında göreceği onlarca kaplumbağadan ilki Özgür'ün küreğine konan bu kaplumbağa olmuştu. Yani ben olmuştum...
28 Aralık 2007 Cuma
Çantadaki Oyuncak
Vapuru beklerken etrafımdaki insanları incelemeyi herzaman çok sevmişimdir. Gazete okuyanlar, müzik dinleyenler, hala uyanamamış olup uyuklayanlar ve benim gibi etrafı inceleyenler...
Kısa bir beklemenin ardından vapur iskeleye yanaşmıştı. Vapurun yanaşmasıyla birlikte biz iskelede bekleyenler Beşiktaş'tan gelen yolcuların vapurdan inmesini bekliyorduk. Ne kadar da uzun sürüyordu inmeleri!! Sanki bütün yolcular ağır çekimde terk ediyor vapuru... Bir anda empati kurup kendimi vapurdan inen birinin yerine koydum ve iskelede bekleyenleri düşünmeye çalıştım. Bir taraf vapura binmeyi beklerken, diğer taraf vapuru terk etmeye çalışıyor. Aynı yerde gerçekleşen birbirinin tam tersi iki olay. İskeledekiler sanki vapur hiç boşalmayacak gibi hissederler ama yapılan araştırmalar göstermiştir ki aslında bir vapur en fazla 2 dakika içinde boşalır. Gereksiz bilgiler ansiklopedisi sayfa 165...
Kafamda bu düşünceler geçerken kapılar açıldı ve bütün kalabalık bir anda ilerlemeye başladı. Tam bir insan seli... İnsanların karıncalara benzediğini söylerler ya, vapura ilerleyen insanlara bakarsanız bunun gerçek olduğunu görebilirsin... İskeledeki bekleyişin ardından vapura binmek için koşar adım ilerledim ve kendimi vapura attım. Merdivenleri çıkıp üst kata çıkmak için ilerledim ve gözüme hoş görünen bir köşeye yerleştim. Vapura binen insanlar boş koltukları teker teker doldurmaya başladılar. Ben de bu sırada çantamdan Stephan King'in Kara Kule kitabını çıkarıp okumaya başladım.
Vapur iyice dolduktan sonra kalkış saatinin yaklaştığını hissetmiştim. Kafamı kaldırdım ve etrafa şöyle bir baktım. Karşımda oturan küçük çocuğu ve yanındaki kadını gördüm. Kadın muhtemelen küçük çocuğun annesiydi. Kadının uzun kumral saçları vardı. Mavi gözleri sevgi ve şevkat doluydu. Gözlerim kadından çocuğa kaymıştı. Çok sevimli 5-6 yaşlarında bir erkek çocuğuydu. Gözlerini annesinden aldığı anlaşılıyordu. Kafasında Mickey Mouse figürlü bir şapka vardı. İleride zeki bir çocuk olacağının sinyallerini veren bir şekilde durmadan etrafı gözlüyordu ama sık sık da kucağındaki çantasına bakıyordu. Farkında olmadan bir süre çocuğu izlediğimi anladım. Yüzüme hafif bir tebessüm gelmişti. Kitabımı okumaya devam etmeye karar verdim ve o an vapurun motoru çalışmaya başladı. Hareket saati gelmişti...
Vapur hareket etmiş ve hergün olduğu gibi yaklaşık 25 dakika sürecek yolculuk başlamıştı. Ben bir taraftan kitabımı okurken bir taraftan da karşımdaki çocuğun hareketlerini izlemeye çalışıyordum. Küçük afacan, çantasını açıp içine bir bakış attıktan sonra etrafa ve özellikle annesine gülücükler saçıyordu. Bunu birçok kez tekrarlamıştı. Vapur yolculuğundan keyif aldığı da her halinden belli oluyordu. Vapur koltukları için kısa olan bacaklarını koltuktan aşağı sallandırıp duruyordu. Çok sevimli bir görünümü vardı. Arada sırada benimle de gözgöze geliyordu ama sonra utanıp gözlerini kaçırıyordu. Bir kez daha çantasına hareketlendi ve açıp içine sevgiyle baktı ve sonra kafasını annesine doğru çevirip içindekini annesine doğru gösterdi. Dışarıyı seyretmekle meşgul olan kadın çocuğuna doğru dönüp onun başını okşadı ve dünya üzerinde sadece bir annenin kendi çocuğuna karşı duyabileceği sevginin ne demek olduğunu gösteren bir şekilde oğluna gülümsedi. Çocuk çok mutlu görünüyordu. Bense gittikçe artan bir şekilde çantanın içinde ne olduğunu merak etmeye başlamıştım. Vapur yolculuğumuz neredeyse yarısına gelmişti ve ben yolculuk bitmeden çantanın içinde ne olduğunu öğrenmek istiyordum. Çok sevdiği bir oyuncak mı? Bir boyama kitabı mı? En sevdiği çikolata mı? Belki de bir resim...
Çocuk da benim merakımı anlamış ve bana afacan afacan bakışlar atmaya başlamıştı. Merakıma yenildim ve küçük çocuğa doğru eğildim. "Küçük bey beni çok merak içinde bıraktınız acaba çantanızın içinde ne olduğunu öğrenebilir miyim? Deminden beri içine bakıp bakıp gülüyorsunuz çok merak ettiğimi söylemeliyim" dedim. Oldukça kibar ve sevecen bir şekilde konuşmuştum ve bu konuşmam çocuğun annesinin de hoşuna gitmişti. O da merakla çocuğunun ne tepki vereceğine bakıyordu. Sözler ağzımdan dökülür dökülmez biraz utandım. Ufacık bir çocuğun çantasındaki oyuncağı merak ediyordum. Çocukla çocuk oluyordum...
Çocuk bana cevap olarak çok içten bir şekilde gülümsedi. Annesi de aynı şekilde gülümsüyordu. Benim de utancım ve merakım gittikçe artıyordu.
Derken çocuk çantasını yavaşça açtı ve içindekini bana gösterdi. Şok içindeydim. Çantanın içinde hiçbirşey yoktu. Boştu... Ama çocuk hala gülümsüyordu. Olayı kavramaya çalışıyordum ama hiçbir şekilde anlam veremiyordum. Derken çocuğun annesi konuşmaya başladı. "Bu çantayı ona babası almıştı. Verirken de, bu sihirli bir çantadır ve içinde ne olmasını hayal edersen o olur demişti. O günden beri de çantayı yanından ayırmıyor. Bir çocuk için daha güzel ne olabilir ki? Her açtığında bambaşka bir oyuncak... " Ve ekledi; "Hayalgücü insanın en değerli oyuncağıdır..."
Vapur yolculuğu sona ermiş ben vapurdan inerken aklımdaki birçok şey uçup gitmişti.Kadıköy İskelesi'nde beklerken düşündüğüm iskelede bekleyen ve vapurdan inen insan psikolojisine dair herşey uçmuş ve yerinde tek bir cümle kalmıştı. İşyerime varmış, masama oturmuş günlük işlerimle ilgilenmeye başlarken bile hala aklımda o cümle vardı; Hayalgücü insanın en değerli oyuncağıdır...
