Günün köşe yazısı Sabah'tan Mehmet Barlas'a ait.
Woody Allen'ın söyledi sözlerden başlayarak Deniz Baykal'a getirdiği yazısı yaşlanma üzerine farklı bir bakış açısı kazanmanızı sağlayabilir.
Mehmet Barlas'ın bugünkü yazısı
Düşünsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşünsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Mayıs 2010 Pazartesi
16 Mayıs 2010 Pazar
Bardağın Dolu Tarafı
Yarım bardak suya baktığınızda yarısı boş bir bardak ile yarısı su ile dolu bir bardak görmek arasında aslında çok fark vardır. "Bardak görüyorum ya, sen ona bak" da diyebilirsiniz pekala.
Ben bardağın her zaman dolu tarafını görmeye çalışıyorum. "Yok artık bundan da olumlu birşey çıkaramazsın" dediğiniz durumlarda bile kendinizi olumlu birşeyler bulmaya zorlayın.
Etrafımızdaki herşeyin bizi olumsuz düşünmeye ittiği bir hayat sürüyoruz. Sokağa adımımızı atıyoruz ve bizi sıcak hava, trafik, egzoz dumanı, türlü türlü insanlar, kalabalık ortamlar karşılıyor... Sanki herşey bizi olumsuz düşünmeye itmek için orada bulunuyor. Aslında etrafımızdaki kimse bize kasıtlı birşey yapmıyor. Bu olumsuz düşünceleri biz kafamızda oluşturuyoruz. Onun oluşmasını engellersek belki de hayattan daha çok zevk alabiliriz. Bu konuda kısa bir hikaye aktarmak istiyorum size.
Bir çiftlik evinin çatısında yangın çıkmış ve çatı tamamen yanıp kül olmuş. Haberi alan ahali çiftçiye geçmiş olsuna gelmiş.
"Vah vah gittik güzelim çatı, nasıl uyuyacaksınız böyle? Ya soğuk havada ne yapacaksınız?" diye çiftçiye sormuşlar.
Çiftçi ise sanki yanan kendi çatısı değilmiş gibi gayet güler yüzle dinlemiş herkesi ve şunu söylemiş:
"Her gece yatağımda yatarken yukarı baktığımda, üzerimi örten sonsuz yıldızları ve ayı göreceğim. Bundan güzel birşey olabilir mi?" demiş çiftçi.
Otobüs çok mu sıkışık. Kapatın iki saniye gözünüzü ve kendinizi bembeyaz kumların olduğu bir sahilde, palmiyelerin altında, masmavi denize bakarken hayal edin.
Açın şimdi gözlerinizi. Otobüs o kadar da kalabalık değilmiş aslında...
Ben bardağın her zaman dolu tarafını görmeye çalışıyorum. "Yok artık bundan da olumlu birşey çıkaramazsın" dediğiniz durumlarda bile kendinizi olumlu birşeyler bulmaya zorlayın.
Etrafımızdaki herşeyin bizi olumsuz düşünmeye ittiği bir hayat sürüyoruz. Sokağa adımımızı atıyoruz ve bizi sıcak hava, trafik, egzoz dumanı, türlü türlü insanlar, kalabalık ortamlar karşılıyor... Sanki herşey bizi olumsuz düşünmeye itmek için orada bulunuyor. Aslında etrafımızdaki kimse bize kasıtlı birşey yapmıyor. Bu olumsuz düşünceleri biz kafamızda oluşturuyoruz. Onun oluşmasını engellersek belki de hayattan daha çok zevk alabiliriz. Bu konuda kısa bir hikaye aktarmak istiyorum size.
Bir çiftlik evinin çatısında yangın çıkmış ve çatı tamamen yanıp kül olmuş. Haberi alan ahali çiftçiye geçmiş olsuna gelmiş.
"Vah vah gittik güzelim çatı, nasıl uyuyacaksınız böyle? Ya soğuk havada ne yapacaksınız?" diye çiftçiye sormuşlar.
Çiftçi ise sanki yanan kendi çatısı değilmiş gibi gayet güler yüzle dinlemiş herkesi ve şunu söylemiş:
"Her gece yatağımda yatarken yukarı baktığımda, üzerimi örten sonsuz yıldızları ve ayı göreceğim. Bundan güzel birşey olabilir mi?" demiş çiftçi.
Otobüs çok mu sıkışık. Kapatın iki saniye gözünüzü ve kendinizi bembeyaz kumların olduğu bir sahilde, palmiyelerin altında, masmavi denize bakarken hayal edin.
Açın şimdi gözlerinizi. Otobüs o kadar da kalabalık değilmiş aslında...
Günün Köşe Yazısı
Pazar gününün köşe yazısı Reha Muhtar'a ait.
Reha Muhtar sürekli takip ettiğim bir köşe yazarı değil. Gözüme takılınca okurum yazılarını. Bazen köşesinde farklı kişiliklerin ilginç hayat hikayelerini anlatır. Bugün de eski Yunanistan Başbakanı'nın son 10 yılını anlatan harika bir yazı yazmış. Siyaset, Yunanistan, aşk ve yaşam üzerine bol bol düşünülmesi gereken bir yazı olmuş.
Okumanızı öneririm.
Reha Muhtar'ın bugünkü yazısı
Reha Muhtar sürekli takip ettiğim bir köşe yazarı değil. Gözüme takılınca okurum yazılarını. Bazen köşesinde farklı kişiliklerin ilginç hayat hikayelerini anlatır. Bugün de eski Yunanistan Başbakanı'nın son 10 yılını anlatan harika bir yazı yazmış. Siyaset, Yunanistan, aşk ve yaşam üzerine bol bol düşünülmesi gereken bir yazı olmuş.
Okumanızı öneririm.
Reha Muhtar'ın bugünkü yazısı
15 Mayıs 2010 Cumartesi
Günün Köşe Yazısı
Günün köşe yazısı Radikal'den Yıldırım Türker'e ait.
İsmet Sungurbey'i anlattığı yazısı, günümüz insanlarının önceliklerini, hayatlarını, değerlerini ve değer verdiklerini tekrar gözden geçirmeleri gerektiğini hüzünlü bir hayat hikayesi ile anlatıyor. Böyle insanların yaşamış olduğunu bilmek insana huzur ve mutluluk veriyor.
Yıldırım Türker'in bugünkü yazısı
İsmet Sungurbey'i anlattığı yazısı, günümüz insanlarının önceliklerini, hayatlarını, değerlerini ve değer verdiklerini tekrar gözden geçirmeleri gerektiğini hüzünlü bir hayat hikayesi ile anlatıyor. Böyle insanların yaşamış olduğunu bilmek insana huzur ve mutluluk veriyor.
Yıldırım Türker'in bugünkü yazısı
Etiketler:
Düşünsel,
Güncel,
Ondan Bundan Şundan
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Dış Dünya
Bazen kendi içimizden çıkıp dışarıya da göz atmamız gerekiyor. Boş zamanlarımda farklı bloglara farklı yazılara yönelmeyi seviyorum. Sevdiğim, hoşuma giden yazıları da buraya eklemeye karar verdim.
Ömer Ekinci'nin blog'undan ben merkezci insanlar ile ilgili güzel bir değerlendirme ve hoş bir fıkra.
Ömer Ekinci'nin blog'undan ben merkezci insanlar ile ilgili güzel bir değerlendirme ve hoş bir fıkra.
Etiketler:
Düşünsel,
Güncel,
Ondan Bundan Şundan
28 Nisan 2010 Çarşamba
Bedelsiz Askerlik Var Da Bizim Mi Haberimiz Yok?
Bedelli askerlik tartışması geçtiğimiz haftanın heyecan yaratan gündem maddelerinden birisiydi. Başbakan'ın Genelkurmay Başkanı ile yaptığı görüşmeden beni hiç de şaşırtmayan bir cevap çıktı; "PKK terörü devam ettiği sürece bedelli askerlik olamaz." Mantıklı bir cevap tabi. Peki acaba zorunlu askerlik toptan mantıklı birşey mi? Hadi biraz beyin fırtınası yapalım.
Türkiye'de 18 yaşını geçmiş her erkek birey askerlik yapmak zorunda. Tekrar ediyorum ZORUNDA. Kaçarı yok. İster 1 gün, ister 28 gün, ister 16 ay. Kaçarı yok. Askerlik yapmak için uygun olmasanız bile askerlik şubesinde geçireceğiniz kafadan 2 gününüz var.
Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir durum aslında. 4 tarafı düşmanla çevrili(!) güzel yurdumda her erkek bomba atmayı, silah kullanmayı, yerleri silmeyi, pul yapıştırmayı, yaprak toplamayı bilmek zorunda.(Bu yazdıklarımı ben değil, askerliğini yapıp orada yaşadıklarını anlatanlar söylüyor.)
Ortada bir sorun var. Demokrasiden bahsediyorsak askerliğe gitmek isteyip istememek konusunda da insanların özgür bırakılması gerekmiyor mu? Askerlik yerine sosyal sorumluluk çalışması yapsak mesela? Artık kimse topla tüfekle savaş kazanmıyor. Uydular, lazerler gelişti sanki. Ekonomik güç de en az askeri güç kadar ülkeler için önemli bir duruma geldi.
Belirli bir yaşa gelmiş, belli bir eğitim almış insanı bir süreliğine hayattan soyutlayıp ülkene yardım et diye eline silah tutuşturmak demokrasi ise ben bir daha düşünebilirim demokrasinin doğruluğunu. Tabi bu konu demokrasi içinde ele alınmak zorunda da değil. Bu biraz kişisel özgürlük gibi.
Askerlik çok önemli bir meslek. Evet bir meslek. Her profesyonel meslek gibi askerliğin de profesyonel olması lazım. Askeriyenin zorunlu askerlik ile ucuz iş gücü kazandığını söyleyenler de var.
Hepimiz ülkemizi çok seviyorum, bugün bir savaş çıksa ülkesini savunmayacak bir kişi olabilir mi? Hemen her bireyin az biraz temel askeri eğitim almasında bir problem yok hatta çok da doğru. Mesela bunu her yıl bir haftasonunu bir eğitim kampında gerekli eğitimi alarak geçirsek daha mantıklı olmaz mı? Yurtdışında örnekleri de var. Ben askerliğimi yaptıktan 20 sene sonra savaş çıksa ben nasıl hatırlayacağım 20 sene önceki eğitimimi? Bu da bir sorun.
Türkiye'deki askerlik sistemi ile ilgili 5 sene içerisinde büyük adımların atılacağını düşünüyorum. PKK terörünün elimizi kolumuzu bağladığı bir gerçek. Ülkede bir terör sorunu olmasa askerlik bu kadar büyük bir problem de olmazdı diye düşünüyorum. Herşeye rağmen insanın güçlü bir orduya sahip olduğunu bilmesi, kendini güvende hissetmesini sağlıyor bu da yadsınamaz bir gerçek.
Türkiye'de 18 yaşını geçmiş her erkek birey askerlik yapmak zorunda. Tekrar ediyorum ZORUNDA. Kaçarı yok. İster 1 gün, ister 28 gün, ister 16 ay. Kaçarı yok. Askerlik yapmak için uygun olmasanız bile askerlik şubesinde geçireceğiniz kafadan 2 gününüz var.
Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir durum aslında. 4 tarafı düşmanla çevrili(!) güzel yurdumda her erkek bomba atmayı, silah kullanmayı, yerleri silmeyi, pul yapıştırmayı, yaprak toplamayı bilmek zorunda.(Bu yazdıklarımı ben değil, askerliğini yapıp orada yaşadıklarını anlatanlar söylüyor.)
Ortada bir sorun var. Demokrasiden bahsediyorsak askerliğe gitmek isteyip istememek konusunda da insanların özgür bırakılması gerekmiyor mu? Askerlik yerine sosyal sorumluluk çalışması yapsak mesela? Artık kimse topla tüfekle savaş kazanmıyor. Uydular, lazerler gelişti sanki. Ekonomik güç de en az askeri güç kadar ülkeler için önemli bir duruma geldi.
Belirli bir yaşa gelmiş, belli bir eğitim almış insanı bir süreliğine hayattan soyutlayıp ülkene yardım et diye eline silah tutuşturmak demokrasi ise ben bir daha düşünebilirim demokrasinin doğruluğunu. Tabi bu konu demokrasi içinde ele alınmak zorunda da değil. Bu biraz kişisel özgürlük gibi.
Askerlik çok önemli bir meslek. Evet bir meslek. Her profesyonel meslek gibi askerliğin de profesyonel olması lazım. Askeriyenin zorunlu askerlik ile ucuz iş gücü kazandığını söyleyenler de var.
Hepimiz ülkemizi çok seviyorum, bugün bir savaş çıksa ülkesini savunmayacak bir kişi olabilir mi? Hemen her bireyin az biraz temel askeri eğitim almasında bir problem yok hatta çok da doğru. Mesela bunu her yıl bir haftasonunu bir eğitim kampında gerekli eğitimi alarak geçirsek daha mantıklı olmaz mı? Yurtdışında örnekleri de var. Ben askerliğimi yaptıktan 20 sene sonra savaş çıksa ben nasıl hatırlayacağım 20 sene önceki eğitimimi? Bu da bir sorun.
Türkiye'deki askerlik sistemi ile ilgili 5 sene içerisinde büyük adımların atılacağını düşünüyorum. PKK terörünün elimizi kolumuzu bağladığı bir gerçek. Ülkede bir terör sorunu olmasa askerlik bu kadar büyük bir problem de olmazdı diye düşünüyorum. Herşeye rağmen insanın güçlü bir orduya sahip olduğunu bilmesi, kendini güvende hissetmesini sağlıyor bu da yadsınamaz bir gerçek.
15 Nisan 2010 Perşembe
Bu Ülkenin Resmi Dili Turkish'tir
Gün geçtikçe Türkçe'nin yok olduğunu görüyorum. Anlık mesajlaşma programlarının yaygınlaşmış olması, cep telefonundan kısa mesaj çekmenin yemek, içmek, yürümek kadar sıradan bir duruma gelmiş olması bu yok oluşu tetikleyen etkenler arasında yer alıyor.
Aslında dilimizi kaybedeceğimiz çok belliydi. Nasıl mı belliydi? Gelin hep beraber bir yürüyüşe çıkalım. Önce giyinmekle başlayalım. Üstümüzde ismi Türkçe olan bir firmanın ürünü var mı? Spor ayakkabısı Türk markası olan var mı? Hadi diyelim marka Türk, peki ürünün adı? Montumuz, pantalonumuz, gözlüğümüz herşeyimiz yabancı isimli. Kapıyı açınca bir bakıyoruz kapımızın önüne atılmış bir sürü reklam afişi. Hiçbirinin isminin Türkçe olmadığı farklı farklı markaları göre göre yola devam ediyoruz.Yürürken sağımıza solumuza bakalım dükkan isimleri nasıl acaba. Ben en son gördüğümden örnek vermek istiyorum; erkek berberi "Trash".
Haydi yemek yemeye gidelim ne dersiniz? Anında servis restoranlara göz atıyoruz. Anında servis? Pardon, fast food demek istemiştim. Lokantaların %70'i yabancı kökenli. Hatta yabancı demeye gerek yok, çoğu batı kökenli.
Fazla uzatmak istemiyorum. Dilimizi kaybetmek sırf bize ait bir durum değil. Dünya küçülüyor, milletler, ulus devletler ayakta durmak için kullandıkları temel değerlerini kaybediyor. Dilleri, dinleri, örf-adetleri, yemek kültürleri yok olmayla karşı karşıya. Dünya düzeninin istediği de tam olarak bu aslında. Tek dünya, tek devlet, tek halk... Herkes aynı şeyi yesin, herkes aynı şeyi giysin, herkes aynı şekilde düşünsün. Bilimkurgu filmlerinin bir bölümünde gelecekle ilgili en çok dikkat edilen noktalardan biri herkesin benzer kıyafetler giymesidir. Sizce bu sadece bir tahmin mi? Hiç sanmıyorum.
Konuya girişi dilden yaptım ama sonuçta bağladığım yer çok daha farklı. Biraz düşünmeye zorlayalım kendimizi...
Bir çoban ve bir sürü dolusu koyun. İşte dünyayı yönettiğini sanan insanların asıl istediği dünya bu. Ne güzel di mi?
Aslında dilimizi kaybedeceğimiz çok belliydi. Nasıl mı belliydi? Gelin hep beraber bir yürüyüşe çıkalım. Önce giyinmekle başlayalım. Üstümüzde ismi Türkçe olan bir firmanın ürünü var mı? Spor ayakkabısı Türk markası olan var mı? Hadi diyelim marka Türk, peki ürünün adı? Montumuz, pantalonumuz, gözlüğümüz herşeyimiz yabancı isimli. Kapıyı açınca bir bakıyoruz kapımızın önüne atılmış bir sürü reklam afişi. Hiçbirinin isminin Türkçe olmadığı farklı farklı markaları göre göre yola devam ediyoruz.Yürürken sağımıza solumuza bakalım dükkan isimleri nasıl acaba. Ben en son gördüğümden örnek vermek istiyorum; erkek berberi "Trash".
Haydi yemek yemeye gidelim ne dersiniz? Anında servis restoranlara göz atıyoruz. Anında servis? Pardon, fast food demek istemiştim. Lokantaların %70'i yabancı kökenli. Hatta yabancı demeye gerek yok, çoğu batı kökenli.
Fazla uzatmak istemiyorum. Dilimizi kaybetmek sırf bize ait bir durum değil. Dünya küçülüyor, milletler, ulus devletler ayakta durmak için kullandıkları temel değerlerini kaybediyor. Dilleri, dinleri, örf-adetleri, yemek kültürleri yok olmayla karşı karşıya. Dünya düzeninin istediği de tam olarak bu aslında. Tek dünya, tek devlet, tek halk... Herkes aynı şeyi yesin, herkes aynı şeyi giysin, herkes aynı şekilde düşünsün. Bilimkurgu filmlerinin bir bölümünde gelecekle ilgili en çok dikkat edilen noktalardan biri herkesin benzer kıyafetler giymesidir. Sizce bu sadece bir tahmin mi? Hiç sanmıyorum.
Konuya girişi dilden yaptım ama sonuçta bağladığım yer çok daha farklı. Biraz düşünmeye zorlayalım kendimizi...
Bir çoban ve bir sürü dolusu koyun. İşte dünyayı yönettiğini sanan insanların asıl istediği dünya bu. Ne güzel di mi?
3 Nisan 2010 Cumartesi
Düşünsel - Bazı İnsanlar Köklerinden Kötülükle Doğar
Bazı insanlar bizi çıldırtır, "bunu bana nasıl yapar" deriz. Davranışlarına anlam veremeyiz. Yaptıkları hareketler etraflarındaki insanları öyle kırar ki yaptıkları tahribattan haberdar bile değildirler. Bu tarz insanlardan uzak durmamız gerekiyor çünkü etraflarına yaydıkları negatif enerji sizi bir karadelik gibi içine çeker. Kendinizi kötülüğün kollarında ızdırap çekerken bile bulabilirsiniz. Biraz ileri mi gittim? Hiç de bile.
Kötü insanlar size mutsuzluk verir, sizi gerer ve rahatsız eder. Kendinizi huzurlu hissetmezsiniz onların yanında. Sorunlarınız çok büyük görünür gözünüze, dertleriniz üstesinden gelinemez görünür. Kırılırsınız, yıpranırsınız. Etrafınızdaki insanlar sizin hayatınızı isteseniz de istemeseniz de etkiler. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim atasözü boşuna söylenmemiştir.
Kötü insanlar size mutsuzluk verir, sizi gerer ve rahatsız eder. Kendinizi huzurlu hissetmezsiniz onların yanında. Sorunlarınız çok büyük görünür gözünüze, dertleriniz üstesinden gelinemez görünür. Kırılırsınız, yıpranırsınız. Etrafınızdaki insanlar sizin hayatınızı isteseniz de istemeseniz de etkiler. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim atasözü boşuna söylenmemiştir.
16 Mart 2010 Salı
Genç Nüfus İşsizlik Oranı Açıklandı: %24
Genç nüfusun işsizlik oranı %24 olarak açıklanınca Türkiye'de yer yerinden oynadı!?+#&% Aslında hiçbirşey değişmedi. Çünkü değişebilecek pek birşey yok. Durum ortada. Üniversite mezunu arkadaşlarımla görüştüğümde çoğu iş yerinden memnun olmadığını söylüyor ve çok çalıştırıldığından şikayet ediyor. Kriz dönemlerinde işverenler az maaş çok iş prensibi ile hareket ettiklerinden, çalışanlar mutlu olmazlar.
Herkes kapağı devlete atma derdinde. KPSS, KPDS kursları ÖSS kurslarını sollayacak neredeyse. Devlette çalışanlar da zil takıp oynamıyor. Devlet kurumlarının kendi içlerindeki bürokrasi ve karmaşa, devlete kapağı atıp kendini kurtarma telaşındaki insanları yıldırıyor. Nereden bakarsanız elinizde kalacak bir durum var. Özel sektör tabiri caizse sömürüyor, devlet de bıktırıyor.
Eee bu durumda ne yapmalı?
Kriz dönemlerinde işsiz sayısı tavan yaptığı için elinizdekinin kıymetini bilin. Nerede çalışıyorsanız dört kolla sarılın. Aza tamaat edin ve diğer iş fırsatlarını kovalayın. Kendinizi geliştirin ve fark yaratmaya çalışın.
Peki ya %24?
Korkutucu bir rakam... Her dört kişiden birisi işsiz demektir bu. Üniversitede okuyan kişi sayısı da üniversite sayısına bağlı olarak her sene arttığından kalifiye işsizlik diz boyu... İş arıyorsanız bıkmadan usanmadan başvurularınızı yapın, boşta durmaktansa zamanı değerlendirmeye çalışın. Beklentilerinizi düşürün ve gerçeklerle yüzleşin; sizin durumunuzda olan çok insan var, yalnız değilsiniz...
Herkes kapağı devlete atma derdinde. KPSS, KPDS kursları ÖSS kurslarını sollayacak neredeyse. Devlette çalışanlar da zil takıp oynamıyor. Devlet kurumlarının kendi içlerindeki bürokrasi ve karmaşa, devlete kapağı atıp kendini kurtarma telaşındaki insanları yıldırıyor. Nereden bakarsanız elinizde kalacak bir durum var. Özel sektör tabiri caizse sömürüyor, devlet de bıktırıyor.
Eee bu durumda ne yapmalı?
Kriz dönemlerinde işsiz sayısı tavan yaptığı için elinizdekinin kıymetini bilin. Nerede çalışıyorsanız dört kolla sarılın. Aza tamaat edin ve diğer iş fırsatlarını kovalayın. Kendinizi geliştirin ve fark yaratmaya çalışın.
Peki ya %24?
Korkutucu bir rakam... Her dört kişiden birisi işsiz demektir bu. Üniversitede okuyan kişi sayısı da üniversite sayısına bağlı olarak her sene arttığından kalifiye işsizlik diz boyu... İş arıyorsanız bıkmadan usanmadan başvurularınızı yapın, boşta durmaktansa zamanı değerlendirmeye çalışın. Beklentilerinizi düşürün ve gerçeklerle yüzleşin; sizin durumunuzda olan çok insan var, yalnız değilsiniz...
9 Mayıs 2009 Cumartesi
Düşünsel-Lost ve Kara Kule arasındaki benzerlikler

Lost diye bir dizi var izlediniz mi? Tabi ki böyle saçma bir soru sormayacağım. Lost bugün öyle bir noktaya geldi ki popüler kültürün değişmez bir ikonu olarak gösteriliyor. Arkadaş grubu arasında lost muhabbeti açılınca diziyi izlememiş olanlar "Aaaa nasıl izlemezsin ya hiç yakıştıramadım sana. Hemen başla izlemeye" gibi tepkilerle karşılaşabiliyorlar.
Oturup Lost şöyle bir dizi böyle bir dizi diye anlatmak istemiyorum. İzlemiş ya da izlememiş olan herkesin aşağı yukarı dizi hakkında bilgisi var. Bu DüşünSel'de dizi ile ilgili kendi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Birçok forumda ve internet sitesinde hararetli dönen tartışmalara kendi yorumumu katmak amacındayım. Eğer Lost'a yeni başlamış veya ortalarında iseniz bu yazıyı okurken spoiler içeriği ile karşılaşabileceğinizi söylemeliyim.
-Buradan sonrası Lost ile ilgili spoiler içerir-
Yazının buradan sonraki kısmı 5. sezon 15. bölüm'e kadar olan bölümler ve dizinin geleceği ile ilgili spoiler'lar içerir. Okumak tamamen sizin kararınızdır. Sorumluluk kabul etmiyorum.
Dizinin bütün temelinin Jack olduğunu düşünüyorum. Yazar kadrosu, Lost ile ilgili kafamızdaki soruların %70'inin dizinin ilk plot bölümünde cevaplandığı ama henüz bunu bilmediğimizi söylüyorlar. Bu da benim, Jack bu dizinin asıl kahramanı tezimi doğrular nitelikte çünkü dizinin plot bölümü Jack'in kahramancılık oynamasından ibaret.
Lost tamamen bir paralel evren ve zaman yolculuğu dizisi. Dizi ilk başlarda gerçekçilikten çıkmayacak gibi görünse de Lost'un bir bilimkurgu dizisi olduğu bize çaktırılmadan yedirildi ve biz de bunu kabul ettik. (Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık) Paralel evren ve zamanda yolculuk gibi kavramların bu kadar ustaca kullanıldığı bir roman var. Hatta şu aralar (Ne kadar ilginçtir ki!) J.J. Abrams (Lost'un yapımcısı ve yaratıcısı) bu romanın film haklarını satın aldı. Bu roman Stephan King'in "My masterpiece" dediği 7 kitaplık Kara Kule (The Dark Tower) serisinden başkası değil.
-Buradan sonrası Kara Kule ile ilgili spoiler içerir-
Kısaca Kara Kule'yi anlatmak gerekirse, post nükleer bir dünyada yaşayan son silahşör olan Roland'ın hayatla ilgili tüm sorularının cevaplarının olduğuna inandığı Kara Kule'yi arayış macerası. Hikaye paralel evrenler, zamanda yolculuk gibi kavramları çok enteresan bir dilde anlatır ve 7. kitabın sonunda sizi çoook büyük bir sürpriz bekler. Anlatmak istediğim nokta Kara Kule'nin sonunu da içerdiği için Kara Kule'yi okumamış olanları yazının buradan sonrası için tekrardan uyarmak istiyorum.

Kara Kule'nin Roland'ı her ne kadar karakter olarak çok benzemese de Lost'taki Jack ile birçok açıdan benzerlikler gösterir. İkisi de kadınlar konusunda şanssızdır. İkisi de hayatlarından mutlu değildir. Kendilerine sordukları cevaplanamaz birçok soruları vardır. Mesleklerinde çok başarılıdırlar. Akraba ilişkileri pek de iç açıcı değildir. Sorularına cevap bulmak için etraflarındaki insanları feda edebilirler.
Benim tezim şudur ki; Jack aslında Roland'ın ta kendisi ve Lost adası da Kara Kule'den başka bir yer değil.
J.J Abrams Lost bitmeden Kara Kule ilgili bir çalışma içine girmeyeceklerini söyledi. Lost ile Kara Kule bu kadar benzerlikler taşırken Lost biter bitmez Kara Kule serisinin filmi ya da dizisi için uğraşma kararı alınması sizce de ilginç değil mi?
Bir diğer tezim de şudur ki; Jack bu yaşadıklarını daha önceden de yaşamıştı. Yani 5 sezondur gördüğümüz şeyleri Jack daha önceden de birebir aynen yaşamıştı. Aynı Roland gibi...
Bunu destekleyen şeyler; Pilot bölümdeki Jack'in herşeyi harika bir şekilde kontrol etmesi ve herkesin onu kahraman bir lider gibi görmesi ve buna atıflarda bulunması, adaya sürekli dönmek istemesi, kader beni oraya yönlendiriyor tarzı cümleleri, ada dışında iken son derece mutsuz olması ve adanın ona vereceği herşeyi koşulsuz kabul etmesi. Aynı Roland'ın Kara Kule'yi arayış macerası gibi...
Son söylemek istediğim şey ise dizinin son sahnesi ile ilgili; Dizinin son sahnesi dizinin açılış sahnesi ile aynı olacak. Jack yere uzanmış olan biteni anlamaya çalışıyor. Çünkü kader bir çemberdir ve sürekli döner, döner ve döner...
30 Nisan 2009 Perşembe
Aya Yorgi ve İnançlarımız
Her yılın Nisan ayının 23. günü Büyükada'da bir hareketlilik gözlenir. Bunun nedeni insanların adanın tepesindeki Aya Yorgi Kilisesi'ne gidip dilek dilemeleridir. 23 Nisan'da Aya Yorgi'ye çıkıp mum yakan ve dilek dileyen herkesin dileklerinin kabul olduğuna inanılır. Adaya ayak bastığınızda ve Aya Yorgi'ye doğru ilerlediğinizde daha önceden kiliseye gidip dilek dileyen ve dileklerinin kabul olduğunu söyleyen insanlarla karşılaşırsınız.
İnanışa göre: Kiliseye çıkan 300-400 metrelik patikaya geldiğinizde elinizdeki makaraya sarılı ipi kiliseye çıkana kadar makaradan boşaltırsınız. Tabi bu durumda bütün patika ipliklerle dolup taşar çünkü herkes bu ritüeli tekrarlar. Bu hareketin yapılmasındaki amaç sıkıntılardan, dertlerden kurtulmaktır. Kiliseye vardığınızda dilekleriniz kadar mum alır ve kiliseye gönlünüzden ne koparsa bırakırsınız. Mumları yakar, dileklerinizi dilersiniz. İsterseniz ufak bir kağıda dileklerinizi yazarak kilisede bulunan dilek kutusuna atarsınız. Kiliseyi ufaktan turlar içinizden dua edersiniz. Arada sırada insanların kiliseye değerli eşyalarını bıraktıklarına şahit olursunuz. Ziyaretiniz bittikten sonra eğer dilekleriniz kabul olursa, bir sene sonra Büyükada'ya tekrar uğrar, Aya Yorgi Kilisesi'nin patika yokuşunu çıplak ayak çıkar ve etrafta gördüğünz herkese ikramlar yaparsınız. ( Genelde bu ikramlar kesme şeker ve türevleri şeklindedir.)
Bu inanışa sahip o kadar çok insan olduğunu görmek sizi ilk başta şaşırtır. Özellikle dileklerinin kabul olduğunu söyleyen çok sayıda insan görmeniz sizin de dilek dilemeniz için sizi etkiler. Milli Piyango'nun "Ya Çıkarsa?" diye alınması gibi bir histir bu. Müslümanlar için Hz. İsa'nın bir peygamber ve Hristiyanlığın da Allah tarafından indirilen bir din olduğu düşünülürse burada dua etmenizde ve dilek dilemenizde hiç bir sakınca yoktur. Caizdir :)
Kiliseye çıkan patikada birçok kişi ufak incik boncuklara anlamlar yükleyerek, kilise ziyaretinizde bu incik boncukları taşımanız halinde o dileğinizin gerçekleşeceğini söyler. Araba şeklinde ufak bir demir parçası araba istediğinizi belirtir. Bebek şeklinde bir takı çocuk isteğinizi belirtir. Bu takı ve boncukları birisi adına alıp kiliseye ziyaret eder ve o kişiye hediye olarak verebilirsiniz. Aslında bakarsanız güzel bir hediye. Bu patika boyunca insanların bu tarz şeylere ne kadar da ilgili olduğunu göreceksiniz çünkü boncuklar kapış kapış satılmakta. Evlenmek isteyene, boşanmak isteyene, ev isteyene, araba isteyene, herkese göre bir boncuk mevcut. Kızların başlarını süsleyen papatyadan taçlar da son derece güzel bir görüntü oluşturuyor. Ortam içerisinde herkesin amacı dilek dilemek olduğu için hemen herkesten bir pozitif enerji alıyorsunuz. Bu da yorucu gezinin en güzel taraflarından birisi. Evet kilise ziyareti gerçekten yorucu ama bir o kadar da keyifli.
Benim ilginç bulduğum bir nokta ise, buraya dua etmeye gelen insanların çok büyük bölümünün dua etmek ve dilek dilemek için camii'lere gitmeyi hiç düşünmüyor oluşu. İlk Aya Yorgi ziyaretimde dilediğim dileğimin gerçekleştiğine şahit oldum. Ama camii'ye gidip dilediğim dileklerimin de gerçekleştiğine şahit oldum. Bence buradaki önemli nokta insanların camii'lere gidip dilek dilemiyor oluşu. Yurtdışından ülkemizi gezmeye gelen turistler bile bizden daha çok camii gezip dua ediyorlar. Bunu bir şekilde kırmamız gerekiyor. Aya Yorgi Kilisesi bulunduğu nokta ve keyifli ortamı nedeniyle ilgi çekici orası kesin ama insanlarımızın bu gibi etkinlikleri camii'lerde de yapmalarını isterdim. ÖSS veya bunun gibi günler öncesinde yatırlara, türbelere gitmek ile o kadar meşgul oluyoruz ki gerçek inançlarımızdan ve doğru ibadetlerden çok uzaklaşıyoruz.
Kendinize bir iyilik yapın, isterseniz işin inanç tarafını bir kenara koyun ve Aya Yorgi Kilisesi'ne gidin. Hem iyi spor yapmış, temiz hava solumuş olursunuz hem de ruhunuz beslenir. Ben yaptım, dileklerimi diledim ve gelecek seneyi de iple çekiyorum. Seneye 23 Nisan'da Aya Yorgi'de görüşmek üzere...
17 Şubat 2009 Salı
Hayattaki En Mutlu İnsan Olmanın Altın Kuralları
-Etrafınızda olan biten herşeyi bilmek zorunda değilsiniz.
-Asla mükemmelliyetçi olmayın.
-Kendinize haksızlık etmeyin.
-Programlı bir yaşamınız olsun.
-Farklı tarzlarda müzikler dinleyin.
-Arada sırada vurdumduymaz olmaktan çekinmeyin.
-Kendinize mutlaka zaman ayırın. Sevdiğiniz şeyleri yapmak için boşluklar yaratın.
-Düzenli spor yapın. Hayır!! Ev-iş, ev-okul arası gidip gelmek spor değildir!
-Ailenizle daha çok vakit geçirmeye bakın. Herşey gelip geçici ama aileniz herzaman sizin için orada olacak.
-Sevdiğiniz işi yapın.
-Para mutluluk getirmez ama mutluluğa ulaşmak için bir araç olarak kullanılabilir. Kıymetini bilin.
-Kendinize bir hobi edinin. (Hayır, internettte dolaşmak bir hobi değildir!)
-İnançlı bir insan olun. Her konuda...
-Limitlerinizi zorlayın.
-Korkularınızla yüzleşin.
-Eksikleriniz olmasına rağmen kendinizi bunlarla sevin. Kendini olduğun gibi kabul et.
-Özgüvenini sarsacak herşeyden kaçının. Çok basit bir örnek vermek gerekirse; Eğer yırtık bir çorap giyserseniz ayakkabınızı hiç çıkarmayacak olsanız bile o yırtık çorap aklınızın bir köşesinde sizi rahatsız eder ve bu da dışarıya bir şekilde davranışlarınızla yansır.
-Kitap okuyun.
-Yeniliklere açık olun. Monotonluktan kurtulmaya çalışın. Yeni bir çikolata mı çıkmış? Hemen deneyin. Eski favori çikolatanız her ihtimale karşı sizi bekliyor olacak. Peki ya yeni olan eskisinden daha güzelse? Hiç denemezseniz nereden bileceksiniz?
-Kavrayışınız herzaman kuvvetli olsun. Pratik çözümler üretip algılarınızı açık tutmaya çalışın.
-Mutluluk kişiden kişiye değişir. Kendi mutluluğunuzu nasıl sağlayacağınızı sadece kendiniz bilebilirsiniz. Yani boşuna okudunuz bütün yazıyı :)
-Asla mükemmelliyetçi olmayın.
-Kendinize haksızlık etmeyin.
-Programlı bir yaşamınız olsun.
-Farklı tarzlarda müzikler dinleyin.
-Arada sırada vurdumduymaz olmaktan çekinmeyin.
-Kendinize mutlaka zaman ayırın. Sevdiğiniz şeyleri yapmak için boşluklar yaratın.
-Düzenli spor yapın. Hayır!! Ev-iş, ev-okul arası gidip gelmek spor değildir!
-Ailenizle daha çok vakit geçirmeye bakın. Herşey gelip geçici ama aileniz herzaman sizin için orada olacak.
-Sevdiğiniz işi yapın.
-Para mutluluk getirmez ama mutluluğa ulaşmak için bir araç olarak kullanılabilir. Kıymetini bilin.
-Kendinize bir hobi edinin. (Hayır, internettte dolaşmak bir hobi değildir!)
-İnançlı bir insan olun. Her konuda...
-Limitlerinizi zorlayın.
-Korkularınızla yüzleşin.
-Eksikleriniz olmasına rağmen kendinizi bunlarla sevin. Kendini olduğun gibi kabul et.
-Özgüvenini sarsacak herşeyden kaçının. Çok basit bir örnek vermek gerekirse; Eğer yırtık bir çorap giyserseniz ayakkabınızı hiç çıkarmayacak olsanız bile o yırtık çorap aklınızın bir köşesinde sizi rahatsız eder ve bu da dışarıya bir şekilde davranışlarınızla yansır.
-Kitap okuyun.
-Yeniliklere açık olun. Monotonluktan kurtulmaya çalışın. Yeni bir çikolata mı çıkmış? Hemen deneyin. Eski favori çikolatanız her ihtimale karşı sizi bekliyor olacak. Peki ya yeni olan eskisinden daha güzelse? Hiç denemezseniz nereden bileceksiniz?
-Kavrayışınız herzaman kuvvetli olsun. Pratik çözümler üretip algılarınızı açık tutmaya çalışın.
-Mutluluk kişiden kişiye değişir. Kendi mutluluğunuzu nasıl sağlayacağınızı sadece kendiniz bilebilirsiniz. Yani boşuna okudunuz bütün yazıyı :)
13 Şubat 2009 Cuma
Bir İnşaat Mühendisi Gözüyle Yerel Seçimler ve Sonrasında İstanbul

29 Mart'a az kaldı. Yerel seçimler kapıda. Hepimiz demokratik haklarımızı kullanıp belediyelerimizi yönetmeleri için bazı insanlara yetkiler vereceğiz. Herkes kendi özgür iradesi ile seçimini yapacak. Kendince gerekçeleri ile haklı gördüğü kişileri seçecek.
Peki İstanbul için yapılması gerekenler nelerdir? Bu kadar göç alan bir şehir nasıl idare edilmelidir? Bu sene seçime katılacak partiler ve adayları nasıl değerlendirilmeli?
İstanbul, idaresi son derece zor bir şehirdir. Altyapısı tamamlanmadan yerleşime açıldığından şehrin her yerinde sorunlar görülmektedir. Google Earth ile dünyanın her yerini görebiliyoruz. Üşenmeyip İstanbul'u bir tuttuğumuz dünya şehirlerine bir bakarsak yerleşim nizamındaki düzenliliği görebiliriz. İstanbul kötü yapılaşmaya çarpıcı bir örnektir.
İstanbul'da belediye başkanı olabilmek için varoşlar tabir edilen yerlerin oylarını almak gerekmektedir. Bu bölgeler çarpık yapılaşmanın görüldüğü yerlerdir. Altyapı eksikliği yüzünden her kış sel baskınları görülür. Seçim önceleri genellikle buraya göstermelik bir yardım yapılır ve oy toplanmaya çalışılır. Ne yazık ki Türkiye'de tüm çalışmalar seçim takvimine göre yapılır. Yardımlar seçim öncesi yapılır. En önemli düzenlemeler özellikle seçime yakın dönemlerde bitirilir ki belediyeler çalışıyor izlenimi verilsin. Ne yazık ki ülkemizde oy kaygısı belediyeciliğin kötüye kullanılmasına neden olmaktadır.
İstanbul'da varolan bir ulaşım sorunu olduğunu herkes biliyor. Bu sorunla ilgili türlü türlü öneriler ortaya atılıyor. Bugün gelişmiş ülkelerin hepsi motorlu taşıtlar yerine raylı sisteme geçmiştir. Türkiye ise bu geçişte çok geri kalmıştır. Bunun da nedeni master plan tabir edilen kısa-orta ve uzun dönem stratejilerinin Türkiye için sadece kısa dönem için yapılıyor olmasıdır. Hiçbir belediye 10-20 yıllık plan yapmaz. Herkesin hedefi günü kurtarmaktır. Çok sevdiğim bir laf vardır; Türkiye'de kısa dönem bugün, orta dönem bu hafta, uzun dönem de gelecek haftadır.
İstanbul'un her tarafına metrobüs hatları döşeniyor. Metrobüs yollarının maliyetleri düşüktür ama araçların maliyetleri yüksektir. Raylı sistemde ise başlangıç maliyeti çok yüksektir ama uzun vadede bu kazanca dönüştürülür çünkü raylı sistemin ulaştırma maliyeti düşüktür. Yıllar geçtikçe metrobüslerin yakıt masrafı olacaktır. Bakım masrafı olacaktır. Raylı sistemde ise bunlar çok düşüktür. Uzun dönemli plan yapılacak olsa İstanbul'un bu kadar metrobüs hattına değil raylı sisteme ihtiyacı olduğu görülür ve doğru yatırımlar yapılırdı. Burada da günü kurtarma telaşının izlerini görebiliyoruz.
Tarihi yapısı çok kuvvetli olan İstanbul'a gelen yıllık turist miktarının mutlaka arttırılması gerekmektedir. 2007 itibariyle 6.5 milyon olan turist sayısının 10 milyona çıkartılmasına uğraşılmalıdır. Özellikle kongre turizmine çok uygun olan İstanbul'da kongre salonlarının arttırılması gerekmektedir.
Halkın spora ve kültür-sanat'a yönlendirilmesi için olanaklar arttırılmalıdır.
Günümüz koşullarında İstanbul'a olan göç kontrol altına alınamaz bir boyuta gelmiştir. Şehir artık kendini aşmış diğer şehir sınırlarına kadar yayılmıştır. Son dönemlerde yapılan site tarzı apartmanlar şehir merkezinden uzak boş arazilere yapılmak zorunda kalınmıştır. İstanbul çok kalabalık bir şehir olsa da yüzölçümü çok da büyük değildir. Göçü engellemenin tek yolu yerel değil ulusal politika ile mümkündür. Diğer şehirlerin gelişmesi sağlanmalı ve insanların İstanbul'da bulduğu olanaklar diğer şehirlere de sağlanmalıdır. Tek yöntem budur.
Bu sene seçimin AKP ve CHP arasında geçeceği söyleniyor. Biraz inceleyelim.
AKP geçen seçimde belediye başkanlığını kazanan Kadir Topbaş ile yola devam kararı aldı. Hakkında birçok iddia olduğunu biliyoruz. Özellikle rant amaçlı arsa satışları veya imar planı değişikliklerini basından takip ediyoruz. Doğruyu söylemek gerekirse bu tarz olaylar her parti döneminde olmaktadır. Bu bir Türkiye gerçeğidir ve bunun yıkılması gerekmektedir. Ak Parti döneminde bu rantın çok arttığı iddiaları var. Kadir Topbaş'ı dinlediğimizde yaptığı hizmetlere devam edeceklerini ve İstanbul'a daha önce yapılmamış şeyler yaptıklarını söylüyor. Doğrudur. Metrobüs kimsenin yapmak isteyeceği birşey değildir ve kısa dönem için çözüm olmuştur ama bu yanlış bir çözüm yöntemidir. Metro ağının genişletilmesi doğru bir harekettir ama yeterli değildir. Sistemler arası entegrasyon şartı henüz sağlanmamıştır. Deniz ulaşımı yeterli seviyeye çekilememiştir. İSMEK ve İSPARK doğru hamlelerdir ve ihtiyaç görünen noktalarının çözümü olmuştur. Kadir Topbaş'ın bir dönem daha yönetimde kalması durumunda; metrobüs ağında büyüme, altyapı sorunlarının devamı, yolsuzluk dosyalarının çoğalması beklenen olumsuzluklardır. Olumlu tarafa bakarsak şu anki yönetimden memnun olanlara, aynı yönetim biçiminin devam edeceğini söyleyebiliriz. İstikrar sağlanmış olacak.
CHP, Kemal Kılıçdaroğlu dedi. Açıkçası bu isim sürpriz değildir. Kılıçdaroğlu ismi partisini de aşmıştır. Belediye başkanlığı kendisi için bir mevki kaybı gibi görünse de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ni alabilmek CHP için çok büyük bir adım olacaktır. Kılıçdaroğlu güvenin, dürüstlüğün temsilcisi olmuştur ve bunu savunarak oy istemektedir. İstanbul Belediyesi'nde ne kadar başarılı olcağını bilemeyiz. Projelerini de henüz açıklamadı ama Kadir Topbaş ile ilgili elimde dosyalar var sözü bile en büyük silahının yolsuzluk yapmadan belediye yönetmek isteği olduğunu görebiliriz. Sırf bunun için bile oy kazanabilir. Bir belediye yönetimi için yeterli midir? Onu zaman gösterir ama en azından şeffaf yönetim adına bir adım atılmış olur. En büyük artısı da budur. Eksisi ise belediyecilik konusundaki tecrübesizliğidir.
20 Aralık 2008 Cumartesi
DüşünSel
Cevahir'de Erkekler Tuvaletindeki Bayan Dış Ses
Dün Cehavir'deydim. Uzun bir süredir alışveriş merkezlerinden uzak kalmışım. Alışveriş merkezleri ekonomik kriz gibi toplumu etkileyen olayları en açık şekilde görebildiğimiz yerlerden birisidir. Mağazaların ve müşterilerin ruh hallerinden o gün kriz mi var, hayat pahalı mı, herşey güllük gülistanlık mı anlayabilirsiniz.
Erkekler tuvaletinde her türlü sesi duymayı bekleyebilirsiniz ama bir bayan sesi duymak benim için çok ilginç oldu. "Bir saniye! Bayanlar tuvaletine mi girdim yanlışlıkla?" gibi düşünceler saniyeler içinde kafamdan geçti. Meğersem bu bir dış sesmiş ve bana Cevahir'deki kampanyalardan bahsediyormuş. Bayan sesi müşteri hizmetleri , telesekreter vb. durumlarda erkek sesinden çok daha etkileyicidir. Sanki işiniz çok daha özenli bir şekilde hallediliyor hissi uyandırır sizde. Erkekler tuvaletinde bir bayan dış sesin nasıl bir etki yaratacağını kendi üzerinizde denemeniz için sizi Cevahir'e davet ediyorum. Tabi bayanlar tuvaletinde dış ses olarak erkek sesi mi kullanıyorlar onu da deneyip haber ederseniz çok memnun olurum. (Çok mu uçuk bir düşünce oldu acaba?)
Kitap Okumak
Kitap okumak Türkiye'de bir entellektüellik belirtisi gibi görülmekte. Kitap okuyan insanların zamanlarını boşa harcadıkları hatta kitabı sırf "bakın ben kitap okuyorum" demek için okuduklarını iddia eden insanlarla karşılaşabilirsiniz. Kitap okumak aslında şudur; kendinizin yaratmadığı bir dünyanın içine girip kendi dünyanızdan tamamen uzaklaşmak ve aradığın her ne ise onu bulmaya çalışmaktır.
Kitap okurken kendinizle benzerlikler ararsınız, farklılıkları yakalarsınız."Ben böyle düşünmüyorum, ben olsam böyle yapmazdım." gibi düşünceler kafanızda düşünce balonu gibi yükselir. Aslında kitap okumak bir çeşit tatile çıkmaktır. Beyin tatili. Kafanızı kurcalayan herşey bir süreliğine gider ve kendinizi yazarın dünyasında bir yere koymaya çalışırsınız.
Kitap okumak ile televizyon seyretmek ya da sinema filmi izlemek aynı şeyler değildir. Kitap okumak için çaba sarfetmeniz lazım. Televizyonda ve sinemada herşey sizin için hazırlanmıştır ve önünüze servis yapılır. Siz hiç yorulmaz kafa çalıştırmazsınız. Kitap okumak ve anlamak için konsantre olmak ve beyninizi kontrol etmeniz gerekir. Özellikle kapalı ve sesli ortamlarda kitap okumaya çalışmak kişisel konsantrasyon gelişimi için müthiş bir yöntemdir. Kulağınızda kulaklıkla müzik dinleyip bir taraftan kitap okuyabiliyorsanız konsatrasyonunuz çok iyi demektir.
Okumanın sıkıcı olduğunu düşünen insanlar bence herşeyin önlerine konulmasını isteyen ya da buna alışmış ve kitap okumanın gerçek anlamını kavrayamamış kişilerdir.
Dün Cehavir'deydim. Uzun bir süredir alışveriş merkezlerinden uzak kalmışım. Alışveriş merkezleri ekonomik kriz gibi toplumu etkileyen olayları en açık şekilde görebildiğimiz yerlerden birisidir. Mağazaların ve müşterilerin ruh hallerinden o gün kriz mi var, hayat pahalı mı, herşey güllük gülistanlık mı anlayabilirsiniz.
Erkekler tuvaletinde her türlü sesi duymayı bekleyebilirsiniz ama bir bayan sesi duymak benim için çok ilginç oldu. "Bir saniye! Bayanlar tuvaletine mi girdim yanlışlıkla?" gibi düşünceler saniyeler içinde kafamdan geçti. Meğersem bu bir dış sesmiş ve bana Cevahir'deki kampanyalardan bahsediyormuş. Bayan sesi müşteri hizmetleri , telesekreter vb. durumlarda erkek sesinden çok daha etkileyicidir. Sanki işiniz çok daha özenli bir şekilde hallediliyor hissi uyandırır sizde. Erkekler tuvaletinde bir bayan dış sesin nasıl bir etki yaratacağını kendi üzerinizde denemeniz için sizi Cevahir'e davet ediyorum. Tabi bayanlar tuvaletinde dış ses olarak erkek sesi mi kullanıyorlar onu da deneyip haber ederseniz çok memnun olurum. (Çok mu uçuk bir düşünce oldu acaba?)
Kitap Okumak
Kitap okumak Türkiye'de bir entellektüellik belirtisi gibi görülmekte. Kitap okuyan insanların zamanlarını boşa harcadıkları hatta kitabı sırf "bakın ben kitap okuyorum" demek için okuduklarını iddia eden insanlarla karşılaşabilirsiniz. Kitap okumak aslında şudur; kendinizin yaratmadığı bir dünyanın içine girip kendi dünyanızdan tamamen uzaklaşmak ve aradığın her ne ise onu bulmaya çalışmaktır.
Kitap okurken kendinizle benzerlikler ararsınız, farklılıkları yakalarsınız."Ben böyle düşünmüyorum, ben olsam böyle yapmazdım." gibi düşünceler kafanızda düşünce balonu gibi yükselir. Aslında kitap okumak bir çeşit tatile çıkmaktır. Beyin tatili. Kafanızı kurcalayan herşey bir süreliğine gider ve kendinizi yazarın dünyasında bir yere koymaya çalışırsınız.
Kitap okumak ile televizyon seyretmek ya da sinema filmi izlemek aynı şeyler değildir. Kitap okumak için çaba sarfetmeniz lazım. Televizyonda ve sinemada herşey sizin için hazırlanmıştır ve önünüze servis yapılır. Siz hiç yorulmaz kafa çalıştırmazsınız. Kitap okumak ve anlamak için konsantre olmak ve beyninizi kontrol etmeniz gerekir. Özellikle kapalı ve sesli ortamlarda kitap okumaya çalışmak kişisel konsantrasyon gelişimi için müthiş bir yöntemdir. Kulağınızda kulaklıkla müzik dinleyip bir taraftan kitap okuyabiliyorsanız konsatrasyonunuz çok iyi demektir.
Okumanın sıkıcı olduğunu düşünen insanlar bence herşeyin önlerine konulmasını isteyen ya da buna alışmış ve kitap okumanın gerçek anlamını kavrayamamış kişilerdir.
25 Ağustos 2008 Pazartesi
Tatlı Bir Tatil Sonrası Yazısı
Her insanın tatile ihtiyacı vardır. Sorumluluk sahibi olup hayatın akışı içinde türlü türlü dertlerle boğuşan insanları tatil düşüncesidir belki de ayakta tutan. Bütün dertlerden sorumluluklardan uzak güzel bir tatil...
Uzun bir aradan sonra iyi bir tatil yapmış olmanın verdiği huzur ile yazıyorum bu yazıyı. İçimi yenileyen, yeniden enerjiyle dolmamı sağlayan bir tatil...
Tekirdağ ve Çanakkale'yi kapsayan dinlencem bir aydan fazla sürdü. Asos gibi Bozcaada gibi güzellikleri bir kez daha görmek, Asos'un o eşsiz kekiğinin, Bozcaada'nın denizinin kokusunu hissetmek...
Zorlu bir seneye hazırlanırken beni ayakta tutan şey ise gelecek sene tekrar tatil yapabilme umudum olacaktır..
14 Haziran 2008 Cumartesi
DüşünSel
Var mısın yok musun?
Var mısın yok musun bir yarışma programı. Show Tv'ye bütün dertlerini unutturan ve prime-time'a egemen olan bir program.
Acun Ilıcalı'nın bundan önce yaptığı bütün programları büyük bir keyifle izledim. Neydi onlar bir hatırlayalım. Acun Firarda, Survivor, Fear Factor...Üçü de birbirinden başarılı. Var mısın yok musun daha önce Türkiye'de denenmiş ve tutmamış bir konseptti. Bu programın yeniden yayına sürülmesi ve bu kadar tutmuş olması Acun Ilıcalı'nın başarısını gözler önüne seriyor. Açıkçası bana pek hitap etmeyen bir yarışma biçimi. En ufak bir bilgi gerekmiyor. Yine de televizyon karşısında heyecanla izlememi engelleyemiyorum. Sadece kutu açmaca... Peki nasıl bu kadar başarılı oldu. İşin sırrı basit.
Var mısın yok musun yarışmacılarını birer aile bireyi gibi hissediyoruz. Farkında olsanız da olmasanızda. Ortada bir dizi varmış ve hergün başka bir bölüm izliyormuş gibi yaklaşıyorsunuz. Çok samimi, içten... Film izler gibi yarışma izliyorsunuz... Bu kadar basit...
Komedi Dükkanı
Son dönemlerde tiyatro içerikli komedi programları çok tutmaya başladı. Bu beni çok mutlu ediyor çünkü insanlara tiyatroyu sevdirmenin yanı sıra gerçek komedinin ne olduğunu görmemizi sağlıyor. Komedi dizilerinden çok, bu tarz tiyatro skeçleri ve doğaçlama türü programların başarılı olmaya başlaması halkın bu tarz programlara olan açlığını gözler önüne seriyor.
Komedi Dükkanı ve Tolga Çevik bu konuda ne kadar başarılı hepimiz görüyoruz. Televizyondaki başarısı o kadar büyük oldu ki artık bir tiyatro salonunu rahatlıkla dolduracak seyirciyi bulabiliyor. İşin ekonomik yanı ise hem tiyatro izleyicisinden hem de televizyon gelirlerinin birleşiminden oluşuyor. Çok Güzel Hareketler Bunlar, Komedi Dükkanı, Anında Görüntü Show son derece kaliteli komediyi bizlere sunuyorlar.
Yapmacık, gerçeklikten uzak komedi dizileri yerine bu programların sayılarının arttırılmalarını yetkililerden talep,rica, arz ediyorum....Nokta.
Var mısın yok musun bir yarışma programı. Show Tv'ye bütün dertlerini unutturan ve prime-time'a egemen olan bir program.
Acun Ilıcalı'nın bundan önce yaptığı bütün programları büyük bir keyifle izledim. Neydi onlar bir hatırlayalım. Acun Firarda, Survivor, Fear Factor...Üçü de birbirinden başarılı. Var mısın yok musun daha önce Türkiye'de denenmiş ve tutmamış bir konseptti. Bu programın yeniden yayına sürülmesi ve bu kadar tutmuş olması Acun Ilıcalı'nın başarısını gözler önüne seriyor. Açıkçası bana pek hitap etmeyen bir yarışma biçimi. En ufak bir bilgi gerekmiyor. Yine de televizyon karşısında heyecanla izlememi engelleyemiyorum. Sadece kutu açmaca... Peki nasıl bu kadar başarılı oldu. İşin sırrı basit.
Var mısın yok musun yarışmacılarını birer aile bireyi gibi hissediyoruz. Farkında olsanız da olmasanızda. Ortada bir dizi varmış ve hergün başka bir bölüm izliyormuş gibi yaklaşıyorsunuz. Çok samimi, içten... Film izler gibi yarışma izliyorsunuz... Bu kadar basit...
Komedi Dükkanı
Son dönemlerde tiyatro içerikli komedi programları çok tutmaya başladı. Bu beni çok mutlu ediyor çünkü insanlara tiyatroyu sevdirmenin yanı sıra gerçek komedinin ne olduğunu görmemizi sağlıyor. Komedi dizilerinden çok, bu tarz tiyatro skeçleri ve doğaçlama türü programların başarılı olmaya başlaması halkın bu tarz programlara olan açlığını gözler önüne seriyor.
Komedi Dükkanı ve Tolga Çevik bu konuda ne kadar başarılı hepimiz görüyoruz. Televizyondaki başarısı o kadar büyük oldu ki artık bir tiyatro salonunu rahatlıkla dolduracak seyirciyi bulabiliyor. İşin ekonomik yanı ise hem tiyatro izleyicisinden hem de televizyon gelirlerinin birleşiminden oluşuyor. Çok Güzel Hareketler Bunlar, Komedi Dükkanı, Anında Görüntü Show son derece kaliteli komediyi bizlere sunuyorlar.
Yapmacık, gerçeklikten uzak komedi dizileri yerine bu programların sayılarının arttırılmalarını yetkililerden talep,rica, arz ediyorum....Nokta.
13 Haziran 2008 Cuma
DüşünSel
Pozitif bakış açısı
Hayatta hergün güllük gülistanlık olamaz. Önemli olan her ne olursa olsun olaylara pozitif yaklaşmak ve güçlüklere göğüs germektir. Sorunlar bitmez, sorumluluklar bitmez, karşınızdaki insanlar sizi üzebilir, ummadığınız şeyler sizi bulabilir. Her birinde ruhunuzdan bir parça eksilirse en sonunda sadece somurtan ve mutsuzluk abidesi bir insan oluverirsiniz. Bir insanın kendine verebileceğien büyük zarardır bu.
Pozitif yaşamın anahtarı kişinin kendindedir. Kendi kendinizin efendisi olursanız hayatta hiçbirşey sizi yıkamaz ve yıpratamaz. Pozitif yaşam için size birkaç öneride bulunmak istiyorum. Ben denedim çok faydasını gördüm.(Klişe yalan)
-Her sabah 1 bardak meyva suyu için. Kahvaltıda çay içmek bir gelenek haline gelmiş durumda. Çay ile birlikte küçük bir bardak meyva suyu sizi çok daha iyi hissettirecektir. Aynı zamanda kahvaltının vitamin değerini de arttıracaktır.
-6.5 ile 7.5 saat arası uyuyun. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki çok uyumak insan bünyesine aşırı derecede zarar veriyor. Kendinize bir otokontrol yapın ve 7 saatten fazla uyumamaya çalışın. Uyku saatlerinizi de dengelerseniz 1-2 hafta içinde sabahları daha dinç kalkacağınızı göreceksiniz.
-Sabahları 15 dakika spor yapın. Sabah kalktınız işe veya okula gideceksiniz diyelim. Normal kalkış saatinizi 15 dakika geriye alıp spor yaparsanız gün içinde çok daha dinç olacaksınız. İlk başlarda bu düzeni sağlamak zor olsa da alıştıktan sonra o sporu yapmadan uykudan ayılamayacağınızı göreceksiniz.
-Bardağın dolu tarafını görün. Hayatta karşımıza çıkan her türlü sorunu bakış açınızı değiştirerek aşabilirsiniz. Sizin için çok büyük görünen sizi yerden yere vuran, sizi çok üzen bir durum olduğunu varsayalım. Sizi bu kadar üzen bir durum başka birisi için durup da kaale alınmayacak kadar basit bir olay olabilir. Bu tamamen bakış açısı ile alakalı. Bakış açınızı geliştirebilirseniz olaylara farklı yaklaşımlar sergiler ve sorunlara çok daha mantıklı çözümler üretebilirsiniz.
-Gerginlikten uzak ve rahat olmaya çalışın. Reaksiyonlarınız hızlı olsun, olaylara hızlı çözümler üretmeye çalışın ama asla aceleci olmayın. Acele etmek gerginliği ve stresi arttırır bu da sizi başarıdan uzaklaştırır.
-Kendinize bir plan yapın. Haftayı nasıl değerlendireceğinizi, günlük programlarınızı ayarlayın. Programlı bir hayat beklenmedik sürprizlerle, unutulmuş önemli olaylarla daha az karşılaşmanızı sağlar.
-Gülümseyin. Gülmeyi bilmeyen dükkan açmasın sözü son derece doğrudur.
-Her karanlığın ardında aydınlığa açılan bir çıkış vardır. Umudunuzu asla kaybetmeyin...
Hayatta hergün güllük gülistanlık olamaz. Önemli olan her ne olursa olsun olaylara pozitif yaklaşmak ve güçlüklere göğüs germektir. Sorunlar bitmez, sorumluluklar bitmez, karşınızdaki insanlar sizi üzebilir, ummadığınız şeyler sizi bulabilir. Her birinde ruhunuzdan bir parça eksilirse en sonunda sadece somurtan ve mutsuzluk abidesi bir insan oluverirsiniz. Bir insanın kendine verebileceğien büyük zarardır bu.
Pozitif yaşamın anahtarı kişinin kendindedir. Kendi kendinizin efendisi olursanız hayatta hiçbirşey sizi yıkamaz ve yıpratamaz. Pozitif yaşam için size birkaç öneride bulunmak istiyorum. Ben denedim çok faydasını gördüm.(Klişe yalan)
-Her sabah 1 bardak meyva suyu için. Kahvaltıda çay içmek bir gelenek haline gelmiş durumda. Çay ile birlikte küçük bir bardak meyva suyu sizi çok daha iyi hissettirecektir. Aynı zamanda kahvaltının vitamin değerini de arttıracaktır.
-6.5 ile 7.5 saat arası uyuyun. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki çok uyumak insan bünyesine aşırı derecede zarar veriyor. Kendinize bir otokontrol yapın ve 7 saatten fazla uyumamaya çalışın. Uyku saatlerinizi de dengelerseniz 1-2 hafta içinde sabahları daha dinç kalkacağınızı göreceksiniz.
-Sabahları 15 dakika spor yapın. Sabah kalktınız işe veya okula gideceksiniz diyelim. Normal kalkış saatinizi 15 dakika geriye alıp spor yaparsanız gün içinde çok daha dinç olacaksınız. İlk başlarda bu düzeni sağlamak zor olsa da alıştıktan sonra o sporu yapmadan uykudan ayılamayacağınızı göreceksiniz.
-Bardağın dolu tarafını görün. Hayatta karşımıza çıkan her türlü sorunu bakış açınızı değiştirerek aşabilirsiniz. Sizin için çok büyük görünen sizi yerden yere vuran, sizi çok üzen bir durum olduğunu varsayalım. Sizi bu kadar üzen bir durum başka birisi için durup da kaale alınmayacak kadar basit bir olay olabilir. Bu tamamen bakış açısı ile alakalı. Bakış açınızı geliştirebilirseniz olaylara farklı yaklaşımlar sergiler ve sorunlara çok daha mantıklı çözümler üretebilirsiniz.
-Gerginlikten uzak ve rahat olmaya çalışın. Reaksiyonlarınız hızlı olsun, olaylara hızlı çözümler üretmeye çalışın ama asla aceleci olmayın. Acele etmek gerginliği ve stresi arttırır bu da sizi başarıdan uzaklaştırır.
-Kendinize bir plan yapın. Haftayı nasıl değerlendireceğinizi, günlük programlarınızı ayarlayın. Programlı bir hayat beklenmedik sürprizlerle, unutulmuş önemli olaylarla daha az karşılaşmanızı sağlar.
-Gülümseyin. Gülmeyi bilmeyen dükkan açmasın sözü son derece doğrudur.
-Her karanlığın ardında aydınlığa açılan bir çıkış vardır. Umudunuzu asla kaybetmeyin...
12 Haziran 2008 Perşembe
DüşünSel
Atatürk'ü sevmemek
Fatih Altaylı'nın televizyon programına katılan bir bayanın "Başıma birşey gelmeyecekse; Atatürk'ü sevmiyorum" diyerek gündemi meşgul ettiğini görüyoruz. Hadi biraz bu konuyu inceleyelim...
Laf sahibi genç bir bayan. Başı kapalı, türbanlı, baş örtüsü takıyor...Hepsi aynı şey ama hangisi kulağınıza hoş geldiyse onu seçin... Kanada vatandaşı. Nene Hatun'u ve Sütçü İmam'ı kapı komşusu sanıyor...
Atatürk'ü sevmemek için bir insanın haklı gerekçeleri olması gerekir. Bahsettiğimiz insan Hitler olsa aklınıza birkaç gerekçe gelebilir. Zorlarsanız belki Saddam'ı(!!) veya Bush'u(!!!) bile sevmemek için gerekçeler bulabilirsiniz. Atatürk'ü sevmemek için sadece tek bir gerekçeniz olabilir; benim sevdiğim hoşuma giden, işime gelen ne varsa attı yerine yeni birşeyler getirdi ben rahatsız oldum o yüzden sevmiyorum...
Ne kadar mantıklı bir gerekçe değil mi? Atatürk'ü sevmemek için aklınıza başka bir neden geliyorsa lütfen benimle paylaşır mısınız?
Bu konuda daha derin düşüncemi ilerki günlerde burada yazacağım...
İsviçre'yi acılı dürüm yaptık
Hep bu tarz başlıkları atmaya özenmişimdir. Ne kadar eğlenceli değil mi? İsviçre'yi şişe geçirdik afiyetle yedik. Daha da türetirdim de iştahınız açılmasın şimdi.
Maça çıkacak takım kadromuz gün boyunca bütün tv ve gazetelerde farklı farklı şekillerde bize sunuldu. Hangi kanalı açsam farklı bir muhtemel 11. Kim karar veriyor da bu muhtemel 11'ler bize aktarılıyor acaba...
Milli takım kadrosu açıklanınca saldıran topu yerden oynayan bir Türkiye izleyeceğimizi gördük. Fatih Terim tüm riskleri alıp gol atmak istiyordu. İki atar bir yerim yine de yenerim düşüncesi seziliyordu.(Şiir gibi cümle oldu) Maç başladı ve evdeki hesap çarşıya uymadı. Çok şiddetli bir yağmur tüm planları alt-üst etti.
Formula-1 gibi motor sporlarında ani değişen hava koşullarında takımlar pit-stop yapar ve lastiklerini değiştirirler. Futbol'da da bunun bir örneğini görmek çok isterdim. Gökdeniz ve Tümer sadaha su topu oynamaya kalkışınca Fatih Terim'in takımı pite sokup oyuncu değişikliği ile hava koşullarına uyum sağlamasını beklerdim. Nitekim değişiklik ilk yarı sonunda geldi.
Arda'nın çok istekli olduğunu maç başlar başlamaz hissetmiştim ve evde maçı beraber izlediğim arkadaşlara bu düşüncemi ilettim. Nitekim Arda'nın "winning goal"(maç kazandıran gol)'ü ile maçı aldık ve tur şansını Çek maçına bıraktık. Bu takımda Çek'leri yenecek kapasite var. Fatih Hoca'dan tek ricam Semih ve Arda'yı ilk 11'de oynatması...
Within Temptation

Henüz Within Temptation'la tanışmamış olanlar için kısa bir bilgi verelim. Hollanda kökenli grup Evanescence ile çok kıyaslanıyor. Hem vokallerinin hem de müzik tarzlarının benzerliği dikkat çekici. Müzikal anlamda çok başarılı bulduğum ve dinlemekten keyif aldığım bir grup. Birkaç şarkı önerisi yapıp grubun resmi sitesini ziyaret etmenizi önereceğim.
1. What have you done
2. Angels
3. Mother Earth
4. Ice Queen
5. Stand my ground
http://www.within-temptation.com/en/index.php
Fatih Altaylı'nın televizyon programına katılan bir bayanın "Başıma birşey gelmeyecekse; Atatürk'ü sevmiyorum" diyerek gündemi meşgul ettiğini görüyoruz. Hadi biraz bu konuyu inceleyelim...
Laf sahibi genç bir bayan. Başı kapalı, türbanlı, baş örtüsü takıyor...Hepsi aynı şey ama hangisi kulağınıza hoş geldiyse onu seçin... Kanada vatandaşı. Nene Hatun'u ve Sütçü İmam'ı kapı komşusu sanıyor...
Atatürk'ü sevmemek için bir insanın haklı gerekçeleri olması gerekir. Bahsettiğimiz insan Hitler olsa aklınıza birkaç gerekçe gelebilir. Zorlarsanız belki Saddam'ı(!!) veya Bush'u(!!!) bile sevmemek için gerekçeler bulabilirsiniz. Atatürk'ü sevmemek için sadece tek bir gerekçeniz olabilir; benim sevdiğim hoşuma giden, işime gelen ne varsa attı yerine yeni birşeyler getirdi ben rahatsız oldum o yüzden sevmiyorum...
Ne kadar mantıklı bir gerekçe değil mi? Atatürk'ü sevmemek için aklınıza başka bir neden geliyorsa lütfen benimle paylaşır mısınız?
Bu konuda daha derin düşüncemi ilerki günlerde burada yazacağım...
İsviçre'yi acılı dürüm yaptık
Hep bu tarz başlıkları atmaya özenmişimdir. Ne kadar eğlenceli değil mi? İsviçre'yi şişe geçirdik afiyetle yedik. Daha da türetirdim de iştahınız açılmasın şimdi.
Maça çıkacak takım kadromuz gün boyunca bütün tv ve gazetelerde farklı farklı şekillerde bize sunuldu. Hangi kanalı açsam farklı bir muhtemel 11. Kim karar veriyor da bu muhtemel 11'ler bize aktarılıyor acaba...
Milli takım kadrosu açıklanınca saldıran topu yerden oynayan bir Türkiye izleyeceğimizi gördük. Fatih Terim tüm riskleri alıp gol atmak istiyordu. İki atar bir yerim yine de yenerim düşüncesi seziliyordu.(Şiir gibi cümle oldu) Maç başladı ve evdeki hesap çarşıya uymadı. Çok şiddetli bir yağmur tüm planları alt-üst etti.
Formula-1 gibi motor sporlarında ani değişen hava koşullarında takımlar pit-stop yapar ve lastiklerini değiştirirler. Futbol'da da bunun bir örneğini görmek çok isterdim. Gökdeniz ve Tümer sadaha su topu oynamaya kalkışınca Fatih Terim'in takımı pite sokup oyuncu değişikliği ile hava koşullarına uyum sağlamasını beklerdim. Nitekim değişiklik ilk yarı sonunda geldi.
Arda'nın çok istekli olduğunu maç başlar başlamaz hissetmiştim ve evde maçı beraber izlediğim arkadaşlara bu düşüncemi ilettim. Nitekim Arda'nın "winning goal"(maç kazandıran gol)'ü ile maçı aldık ve tur şansını Çek maçına bıraktık. Bu takımda Çek'leri yenecek kapasite var. Fatih Hoca'dan tek ricam Semih ve Arda'yı ilk 11'de oynatması...
Within Temptation

Henüz Within Temptation'la tanışmamış olanlar için kısa bir bilgi verelim. Hollanda kökenli grup Evanescence ile çok kıyaslanıyor. Hem vokallerinin hem de müzik tarzlarının benzerliği dikkat çekici. Müzikal anlamda çok başarılı bulduğum ve dinlemekten keyif aldığım bir grup. Birkaç şarkı önerisi yapıp grubun resmi sitesini ziyaret etmenizi önereceğim.
1. What have you done
2. Angels
3. Mother Earth
4. Ice Queen
5. Stand my ground
http://www.within-temptation.com/en/index.php
10 Haziran 2008 Salı
Ufukta görünenler
Her zaman daha fazlası için...
Her sabah kalktığınızda bugün farklı olacak diyor musunuz? Bugün yeni hayatımın ilk günü olacak ve bambaşka birisi olacağım, yaptığım hataları tekrarlamayacağım, yapmak istediğim ne varsa ileri bir tarihe atmadan yapmaya başlayacağım... vb. birçok söz. Kişinin kendi kendine verdiği sözler...
Ben buna benzer konuşmaları kendimle en az elli kere yaptım. Sonuç? Sonuç hep başa dönmekten ibaret. Sürekli bir deja vu. Sürekli bir paradoks.
Çıkış yok mu peki? Elbette var. Çok sağlam bir karakteriniz varsa ve kişiliğinizin sizi yönetmesine izin vermezseniz yaşadığınız herşeyden ders çıkarır ve geleceği görebilirsiniz. Bu da size mutlu sona giden yolun nereden olduğunu gösterir. O yolu yürüyüp yürümemek size kalmış.
Geleceği görmek... Bu konudan malzeme çıkar gibi görünüyor.
Bu hafta blog içine birçok yeni yazı ekleyeceğim. Kafamda olan ama vakit bulup da başlayamadığım hikayeleri iyice oturtup yayınlamak istiyorum. Hedef hep daha fazlası... Kendimle yarışıyorum ve kapasitemi sınıyorum. Uzun bir süredir çok zorladım kendimi. Ufak bir molaya ihtiyacım var. Molayı da yazı yazarak, spor yaparak geçirmek istiyorum. Yarından itibaren herşey daha farklı olacak... Gel de inanma...
Ben buna benzer konuşmaları kendimle en az elli kere yaptım. Sonuç? Sonuç hep başa dönmekten ibaret. Sürekli bir deja vu. Sürekli bir paradoks.
Çıkış yok mu peki? Elbette var. Çok sağlam bir karakteriniz varsa ve kişiliğinizin sizi yönetmesine izin vermezseniz yaşadığınız herşeyden ders çıkarır ve geleceği görebilirsiniz. Bu da size mutlu sona giden yolun nereden olduğunu gösterir. O yolu yürüyüp yürümemek size kalmış.
Geleceği görmek... Bu konudan malzeme çıkar gibi görünüyor.
Bu hafta blog içine birçok yeni yazı ekleyeceğim. Kafamda olan ama vakit bulup da başlayamadığım hikayeleri iyice oturtup yayınlamak istiyorum. Hedef hep daha fazlası... Kendimle yarışıyorum ve kapasitemi sınıyorum. Uzun bir süredir çok zorladım kendimi. Ufak bir molaya ihtiyacım var. Molayı da yazı yazarak, spor yaparak geçirmek istiyorum. Yarından itibaren herşey daha farklı olacak... Gel de inanma...


