Eleştirel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eleştirel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Haziran 2010 Perşembe
iPhone 4
Steve Jobs (Artık adını bilmeyen kalmamıştır. Bill Gates'i geçti.), nam-ı değer Apple CEO'su geçen gün yeni iPhone'u basına tanıttı. iPhone 4 ismini verdikleri cihazı, daha önce yapılmamış denenmemiş, uzay teknolojisi birşey gibi abarta abarta anlattılar. Evet cihaz önceki versiyonlarına göre bayağı aşama kaydetmiş bir şekilde karşımızda. Ama doğruyu söylemek gerekirse, daha önce görmediğimiz birşey yok bu sokaklarda... Pardon pardon, Gizmodo bir süre önce barda unutulan(!) bir prototip bulmuştu ya, işte o zaman görmüştük...
Gelelim değişikliklere ve iPhone 4'ün genel özelliklerine;
Cihazın arka tarafında bulunan kamera artık 5 megapiksel çözünürlüğe sahip. Yani ortada bir devrim yoksa sadece bir gelişim var.
Artık bir adet de flaşımız mevcut. Philips'in ürettiği flaş, oldukça kaliteli. iPhone 4 bu noktada önemli bir eksiğini kapatıyor. Ama bu da daha önce görmediğimiz birşey değil.
HD video çekim de artık iPhone ile mümkün olacak. Eee bunu da görmüştük elin başka telefonlarında değil mi?
Tasarıma metal yedirilmiş ve hatlar sertleştirilmiş. iPhone artık bir erkek telefonu. Ericsson 337 vardı vakti zamanında. O da metaldi. iPhone'un yeni tasarımını ben beğendim ama yapılan değişim benim için büyük bir sınıf atlama değil.
iPhone 4 artık daha da ince. Apple bu konuda özellikle durarak "incelik konusunda çok para ve zaman harcadık, değerini bilin" havası verdi denilebilir. İnce olması bir artık evet ama benim için çok da önemli bir kriter değil.
Artık ön tarafta da bir kameramız var. Yaşasın artık görüntülü konuşabileceğiz! Zaten konuşmuyor muyduk diğer telefonlarla? Bir tek iPhone bu işte geri kalmıştı diye hatırlıyorum... E iyi bari, zamanı yakalamışlar...
Bataryamız güçlendi, daha uzun süre müzik, konuşma, internet vs. şansımız var. Bu da bir gelişme.
İşletim sistemimiz gelişti artık aynı anda biçok programı açabilir ve kullanabiliriz. (multitasking) Eeehmm sanki Symbian bile yapabiliyordu bunu yanılıyor muyum?
Flash desteği elbetteki yok.
iMovie ile kendi filmlerinizi yapabilirsiniz. Çok şirin... Elbette ücretli...Cüzi bir miktar da olsa (2.99$) bu uygulamanın paralı olması çok manidar.
Evet karşımızdaki telefon iPhone 3GS'ten kesinlikle iyi bir telefon ama Apple birçok noktada sadece kendini geliştirip eksik kaldığı yerlere yama yapmış gibi görünüyor. Belki de benim beklentim çok yükseldi ama cihaz için konuşulan rakamların 2500 lira civarında olduğunu düşünürsek bence iPhone 4, iyi bir oyun üzerine çıkarılmış bir expension pack'ten ötesini vaad etmiyor. Aranızdan birisi hediye verirse pekala zevkle kullanırım, o ayrı...
Son günlerin moda tabiiriyle "özet geçersek";
Eğer elinizde iPhone 3G veya 3GS varsa, iPhone 4 size çok çok büyük şeyler vaad etmiyor. Ama iPhone hiç kullanmadıysanız ve paraya kıyıp denemek istiyorsanız almışken en iyisini almak en doğrusu. Eylül ayında Vodafone, telefonu ülkemize getirecek. Detaylar Ağustos sonuna doğru belli olur. Beklemekte fayda var...
Etiketler:
Eleştirel,
Güncel,
Ondan Bundan Şundan
5 Haziran 2010 Cumartesi
Lady Gaga - Alejandro
Cenk ve Erdem yorumu ile "Alihandır o", Lady Gaga'nın Fame Monster albümünden klip çekeceği 3. şarkısı. Bana kalırsa bugüne kadar yaptığı en iyi şarkı. Her ne kadar kendisinin küçük çocuklara kötü bir örnek(!) olduğunu düşünsem de, yaptığı şarkıların hakkını vermek gerekiyor, hepsi de kaliteli. Gerek Poker Face, gerek Telephone ve diğerleri son derece kaliteli pop şarkıları.
Alejandro, Lady Gaga'nın günümüzün yeni Madonna'sı olma yolunda ilerleyeceğinin bir işareti. Hatırlayın Madonna da farklı farklı ve zamanına göre absürd imajlar ile çok kaliteli çalışmalar çıkarmıştı. Lady Gaga da bu kafada devam eder ve Alejandro gibi çalışmalar yaparsa her albümünü iple çekeceğimiz nur topu gibi bir şarkıcımız daha olur. Marjinalliğinin ipin ucunu kaçırdığını düşünsem de Alejandro ben de çok farklı duygular uyandırdı. 80'lerden fırlamış havası, kaliteli altyapısı, ispanyol melodisi ile benim çok hoşuma gitti.
Alejandro, Lady Gaga'nın günümüzün yeni Madonna'sı olma yolunda ilerleyeceğinin bir işareti. Hatırlayın Madonna da farklı farklı ve zamanına göre absürd imajlar ile çok kaliteli çalışmalar çıkarmıştı. Lady Gaga da bu kafada devam eder ve Alejandro gibi çalışmalar yaparsa her albümünü iple çekeceğimiz nur topu gibi bir şarkıcımız daha olur. Marjinalliğinin ipin ucunu kaçırdığını düşünsem de Alejandro ben de çok farklı duygular uyandırdı. 80'lerden fırlamış havası, kaliteli altyapısı, ispanyol melodisi ile benim çok hoşuma gitti.
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Sevdanın Son Vuruşu
Tarkan'ın yeni albümünün öncü kuvveti olan " Sevdanın Son Vuruşu" sözleri Aysel Gürel'e, müziği ise Tarkan'a ait olan bir ayrılık şarkısı. Şarkının sözleri, Aysel Gürel'in vefatının ardından notlarının kurcalanması ile ortaya çıkmış.
Her ne kadar ayrılık şarkısı olsa da içinde son derece pozitif bir duygu var. Izdırap, acı, keder, içinizde ne tarz bir ayrılık psikolojisi ürünü varsa, şarkıyı dinledikçe bundan kurtulacaksınız. Bunda da Aysel Gürel'in harika sözlerinin etkisi tartışılmaz. Evet süper bir şarkı değil, ilginç ve hoş bir introya sahip klasik bir Tarkan şarkısı.
Tarkan şarkıları için dinledikçe daha da güzelleşir derler, bu şarkı da öyle. Bir de Tarkan şarkılarının genel bir tarzı var, nerede çalsa aaa bu Tarkan dersiniz. Sevdanın Son Vuruşu için de aynı şey söylenebilir. Dinlemenizi öneririm...
Şarkının sözleri aşağıda.
Her ne kadar ayrılık şarkısı olsa da içinde son derece pozitif bir duygu var. Izdırap, acı, keder, içinizde ne tarz bir ayrılık psikolojisi ürünü varsa, şarkıyı dinledikçe bundan kurtulacaksınız. Bunda da Aysel Gürel'in harika sözlerinin etkisi tartışılmaz. Evet süper bir şarkı değil, ilginç ve hoş bir introya sahip klasik bir Tarkan şarkısı.
Tarkan şarkıları için dinledikçe daha da güzelleşir derler, bu şarkı da öyle. Bir de Tarkan şarkılarının genel bir tarzı var, nerede çalsa aaa bu Tarkan dersiniz. Sevdanın Son Vuruşu için de aynı şey söylenebilir. Dinlemenizi öneririm...
Şarkının sözleri aşağıda.
8 Mayıs 2010 Cumartesi
Iron Man 2 (2010)
2008 yılında Iron Man'i incelediğimde filmi ne kadar çok beğendiğimi ve hayran kaldığımı burada belirtmiştim. Bundan dolayı serinin ikinci filmini de büyük bir heyecanla bekledim ve geçen cuma film vizyona girer girmez izleme şansı elde ettim.
Filmi, Profilo Alışveriş Merkezi'nde birinci salonda izledim. Profilo'ya uzun zamandır gitmemiştim. Basık tavanlı, anlamsız bir mimariye sahip olması, gecekondu alışveriş merkezi havası yarattı bende. Koştura koştura yetiştiğim seans 30 dakikalık bir reklam sağnağı ile başladı. Tam 30 dakika reklam veren AFM Profilo'yu canı gönülden kutluyorum. Aferin size aynen devam. Ayrıca film ses sistemi aralıklarla sorun çıkardı. Yeri geldi ses boğuldu, yeri geldi ses gitti. Bir daha Profilo'da sinema izleyeceğimi sanmıyorum. Zaten film çıkışı sinemanın danışma masası şikayeçilerle dolmuş taşmıştı. Salonun nispeten boş olduğunu da eklemek istiyorum.
Filme gelirsek, ilk filmin verdiği büyük heyecanı, büyük keyfi bu sefer bana veremedi Iron Man. Sorunlar yaşayan bir karaktere bürünmüş Spark'ın akıllanması ve dostu düşmanı anlaması ile derinleşmeye çalışan konu pek ilgi çekici değildi. Oyunculuk ilk filmdeki farklılıktan uzak geldi bana. İlk filmde oyunculuk da çok iyiydi.
Iron Man 2, günümüzde bir çok Hollywood filminde olduğu gibi görsel efektler konusunda başarılıydı. Yine de zırhın CGI olmadığı noktalarda kostümler bana pek iyi görünmedi.
Iron Man 2'de hoşuma giden bir nokta, iyi seçilmiş müziklerdi. "Should I stay or should I go?" eşliğinde Iron Man izlemek son derece hoştu. Hikayeye katılan yan karakterler çok da ilgi çekici ve özel değillerdi. Olsa da olur olmasa da dedirtti.
Iron Man'in ilk filmini çok beğenmiştim, bu film ise vasatın üzerinde aksiyon, kaliteli CGI, iyi müzikler ve keyifli saatler vaad ediyor ama daha fazlasını değil.
IMDB
7/10
Filmi, Profilo Alışveriş Merkezi'nde birinci salonda izledim. Profilo'ya uzun zamandır gitmemiştim. Basık tavanlı, anlamsız bir mimariye sahip olması, gecekondu alışveriş merkezi havası yarattı bende. Koştura koştura yetiştiğim seans 30 dakikalık bir reklam sağnağı ile başladı. Tam 30 dakika reklam veren AFM Profilo'yu canı gönülden kutluyorum. Aferin size aynen devam. Ayrıca film ses sistemi aralıklarla sorun çıkardı. Yeri geldi ses boğuldu, yeri geldi ses gitti. Bir daha Profilo'da sinema izleyeceğimi sanmıyorum. Zaten film çıkışı sinemanın danışma masası şikayeçilerle dolmuş taşmıştı. Salonun nispeten boş olduğunu da eklemek istiyorum.
Filme gelirsek, ilk filmin verdiği büyük heyecanı, büyük keyfi bu sefer bana veremedi Iron Man. Sorunlar yaşayan bir karaktere bürünmüş Spark'ın akıllanması ve dostu düşmanı anlaması ile derinleşmeye çalışan konu pek ilgi çekici değildi. Oyunculuk ilk filmdeki farklılıktan uzak geldi bana. İlk filmde oyunculuk da çok iyiydi.
Iron Man 2, günümüzde bir çok Hollywood filminde olduğu gibi görsel efektler konusunda başarılıydı. Yine de zırhın CGI olmadığı noktalarda kostümler bana pek iyi görünmedi.
Iron Man 2'de hoşuma giden bir nokta, iyi seçilmiş müziklerdi. "Should I stay or should I go?" eşliğinde Iron Man izlemek son derece hoştu. Hikayeye katılan yan karakterler çok da ilgi çekici ve özel değillerdi. Olsa da olur olmasa da dedirtti.
Iron Man'in ilk filmini çok beğenmiştim, bu film ise vasatın üzerinde aksiyon, kaliteli CGI, iyi müzikler ve keyifli saatler vaad ediyor ama daha fazlasını değil.
IMDB
7/10
1 Mayıs 2010 Cumartesi
Legion (2010)
Karayip Korsanları, Grindhouse gibi filmlerin görsel efektlerini yapan ekipte yer alarak kendini ispatlamış Scott Steward'ın yazıp yönettiği Legion, vadettiği hiçbirşeyi bize sunamayan vasat bir film olarak tarihin tozlu raflarındaki yerini alıyor.
Zayıf oyuncu kadrosu, çok kötü yazılmış karakterleri, ilgi çekicilikten uzak hikayesi ile bir televizyon filminin ötesine ne yazıkki geçemiyor.
Filmi Astoria'da izledim. Astoria sinemalarının nasıl ayakta kaldığını çok merak ediyorum. Cuma akşamı koca salonda sadece 4 kişinin olması son derece enteresan. Bundan şikayetçi miyim? Elbette hayır. Boş salonda film izlemek çok keyifli.
Film ile ilgili anlatacak fazla birşey yok açıkçası. Şehirlerarası yolda ufak bir lokanta, yolda kalmış insanlar ve lokantayı basan zombimsi yaratıklar. Çok tanıdık değil mi? İşin içine enteresanlık olsun diye melekler de katılmış ve Legion ismiyle önümüze çıkmış.
Legion'u belki son tercih olarak düşünebilirsiniz ama siz en iyisin onun yerine o paraya bir kitap alın ve kahvenizi yudumlayarak kitap okuyun, hem kendinize hem de tüm insanlığa daha faydalı bir iş yapmış olursunuz...
IMDB
4/10
15 Nisan 2010 Perşembe
Bu Ülkenin Resmi Dili Turkish'tir
Gün geçtikçe Türkçe'nin yok olduğunu görüyorum. Anlık mesajlaşma programlarının yaygınlaşmış olması, cep telefonundan kısa mesaj çekmenin yemek, içmek, yürümek kadar sıradan bir duruma gelmiş olması bu yok oluşu tetikleyen etkenler arasında yer alıyor.
Aslında dilimizi kaybedeceğimiz çok belliydi. Nasıl mı belliydi? Gelin hep beraber bir yürüyüşe çıkalım. Önce giyinmekle başlayalım. Üstümüzde ismi Türkçe olan bir firmanın ürünü var mı? Spor ayakkabısı Türk markası olan var mı? Hadi diyelim marka Türk, peki ürünün adı? Montumuz, pantalonumuz, gözlüğümüz herşeyimiz yabancı isimli. Kapıyı açınca bir bakıyoruz kapımızın önüne atılmış bir sürü reklam afişi. Hiçbirinin isminin Türkçe olmadığı farklı farklı markaları göre göre yola devam ediyoruz.Yürürken sağımıza solumuza bakalım dükkan isimleri nasıl acaba. Ben en son gördüğümden örnek vermek istiyorum; erkek berberi "Trash".
Haydi yemek yemeye gidelim ne dersiniz? Anında servis restoranlara göz atıyoruz. Anında servis? Pardon, fast food demek istemiştim. Lokantaların %70'i yabancı kökenli. Hatta yabancı demeye gerek yok, çoğu batı kökenli.
Fazla uzatmak istemiyorum. Dilimizi kaybetmek sırf bize ait bir durum değil. Dünya küçülüyor, milletler, ulus devletler ayakta durmak için kullandıkları temel değerlerini kaybediyor. Dilleri, dinleri, örf-adetleri, yemek kültürleri yok olmayla karşı karşıya. Dünya düzeninin istediği de tam olarak bu aslında. Tek dünya, tek devlet, tek halk... Herkes aynı şeyi yesin, herkes aynı şeyi giysin, herkes aynı şekilde düşünsün. Bilimkurgu filmlerinin bir bölümünde gelecekle ilgili en çok dikkat edilen noktalardan biri herkesin benzer kıyafetler giymesidir. Sizce bu sadece bir tahmin mi? Hiç sanmıyorum.
Konuya girişi dilden yaptım ama sonuçta bağladığım yer çok daha farklı. Biraz düşünmeye zorlayalım kendimizi...
Bir çoban ve bir sürü dolusu koyun. İşte dünyayı yönettiğini sanan insanların asıl istediği dünya bu. Ne güzel di mi?
Aslında dilimizi kaybedeceğimiz çok belliydi. Nasıl mı belliydi? Gelin hep beraber bir yürüyüşe çıkalım. Önce giyinmekle başlayalım. Üstümüzde ismi Türkçe olan bir firmanın ürünü var mı? Spor ayakkabısı Türk markası olan var mı? Hadi diyelim marka Türk, peki ürünün adı? Montumuz, pantalonumuz, gözlüğümüz herşeyimiz yabancı isimli. Kapıyı açınca bir bakıyoruz kapımızın önüne atılmış bir sürü reklam afişi. Hiçbirinin isminin Türkçe olmadığı farklı farklı markaları göre göre yola devam ediyoruz.Yürürken sağımıza solumuza bakalım dükkan isimleri nasıl acaba. Ben en son gördüğümden örnek vermek istiyorum; erkek berberi "Trash".
Haydi yemek yemeye gidelim ne dersiniz? Anında servis restoranlara göz atıyoruz. Anında servis? Pardon, fast food demek istemiştim. Lokantaların %70'i yabancı kökenli. Hatta yabancı demeye gerek yok, çoğu batı kökenli.
Fazla uzatmak istemiyorum. Dilimizi kaybetmek sırf bize ait bir durum değil. Dünya küçülüyor, milletler, ulus devletler ayakta durmak için kullandıkları temel değerlerini kaybediyor. Dilleri, dinleri, örf-adetleri, yemek kültürleri yok olmayla karşı karşıya. Dünya düzeninin istediği de tam olarak bu aslında. Tek dünya, tek devlet, tek halk... Herkes aynı şeyi yesin, herkes aynı şeyi giysin, herkes aynı şekilde düşünsün. Bilimkurgu filmlerinin bir bölümünde gelecekle ilgili en çok dikkat edilen noktalardan biri herkesin benzer kıyafetler giymesidir. Sizce bu sadece bir tahmin mi? Hiç sanmıyorum.
Konuya girişi dilden yaptım ama sonuçta bağladığım yer çok daha farklı. Biraz düşünmeye zorlayalım kendimizi...
Bir çoban ve bir sürü dolusu koyun. İşte dünyayı yönettiğini sanan insanların asıl istediği dünya bu. Ne güzel di mi?
14 Mart 2010 Pazar
Kadıköy - Pendik Minibüsleri
İstanbul Anadolu Yakası'nda oturuyorsanız ve eviniz minibüs yoluna yakınsa Kadıköy - Pendik minibüslerinden haberdarsınız demektir. Özellikle gece geç saatlerde bu hattın şoförleri bildiğiniz Formula 1 pilotu gibidirler. Ne trafik kuralı dinlerler ne de taşıdıkları insanlara değer verirler. Bu minibüslerde kendinizi kesime gidecek küçükbaş gibi hissedersiniz. Şoförler sürekli küfrederler, diğer minibüsleri geçmeye çalışırlar, her sokak başında korna çalar, müşteri beklerler. Trafik kuralları onlar için baştan yazılmış gibidir. Gitmek istediğiniz yere ulaşmak işkenceye dönüşür. Bu minibüsleri kullanmamaya çalışıyorum ama insan bazı durumlarda zorunlu kalıyor.
Kadıköy - Pendik arasında bir diğer ulaşım aracı 17 numaralı belediye otobüsü. Minibüse göre daha insancıl olmasına karşın çok kalabalık olması sizi bıktırır. Yine de minibüsten kat be kat iyidir.
Minibüslere bir şekilde tepkimizi göstermemiz gerekiyor. Binmeyelim, bindirmeyelim! Uyaralım şoförleri rahatsız olunca, gerekli yerlere şikayet edelim. Ben İBB'ye şikayetimi bildirdim, minibüsleri ve hatları düzenli kontrolden geçirdiklerini söylediler. Şikayetçi olduğum minibüsün plakasını istediler. Demekki rahatsız olduğumuz durumlarda plakayı alıp bildirelim... Ayrıca size korna çaldıklarında hiç kaale almayın. O zaman da minibüste bekleyen insanlara yazık oluyor ama şoförlerin sürekli korna çalarak müşteri toplayamayacaklarını öğrenmeleri gerekiyor.
Gebze-Haydarpaşa banliyösünü de uzun zamandır kullanmadım. Bu ara ona da yönelmeyi düşünüyorum..
Kadıköy - Pendik arasında bir diğer ulaşım aracı 17 numaralı belediye otobüsü. Minibüse göre daha insancıl olmasına karşın çok kalabalık olması sizi bıktırır. Yine de minibüsten kat be kat iyidir.
Minibüslere bir şekilde tepkimizi göstermemiz gerekiyor. Binmeyelim, bindirmeyelim! Uyaralım şoförleri rahatsız olunca, gerekli yerlere şikayet edelim. Ben İBB'ye şikayetimi bildirdim, minibüsleri ve hatları düzenli kontrolden geçirdiklerini söylediler. Şikayetçi olduğum minibüsün plakasını istediler. Demekki rahatsız olduğumuz durumlarda plakayı alıp bildirelim... Ayrıca size korna çaldıklarında hiç kaale almayın. O zaman da minibüste bekleyen insanlara yazık oluyor ama şoförlerin sürekli korna çalarak müşteri toplayamayacaklarını öğrenmeleri gerekiyor.
Gebze-Haydarpaşa banliyösünü de uzun zamandır kullanmadım. Bu ara ona da yönelmeyi düşünüyorum..
Etiketler:
Eleştirel,
Güncel,
Ondan Bundan Şundan
7 Mart 2010 Pazar
Eurovision Üzerine
Eurovision'daki Değişim ve Başarının Sırrı
1997 yılında Şebnem Paker ile 3. olduğumuz Eurovision'un üzerinde 13 yıl geçti. Youtube'da o videoyu izlediğimde bugün bile çok başarılı bir şarkı olduğunu düşünüyorum. O videoyu izlerken bir detaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Sahne ne kadar küçük fark ettiniz mi? Günümüzde Eurovision'da devasa sahneler görüyoruz. Sürekli zıplayan erkekler ve kadınlar, renk cümbüşü, alev efektleri sürekli bir göz boyama... Eskiden ne kadar da farklıymış. Şarkıcı sahneye çıkar, yerinden fazla kıpırdamana şarkısını söyler, teşekkürünü eder yerini terk edermiş. Sahne şovu olmayan bir şarkının başarılı olması gerçekten çok zor günümüzde. Zor ama imkansız değil.
Eurovision'da komşusu çok olan kazanır tezi de hiç geçerli değil bence. Her sene farklı bir ülke birinci oluyorsa demekki herşey komşuluk ilişkilerine bağlı değil. İyi şarkı, hoş melodi herşeyin üstündedir. Sertab'ın birinci olduğu sene ikinci olan Belçika'nın şarkısını hatırlıyor musunuz? Varolmayan bir dilde yazılmıştı. Demekki şarkının ingilizce olması da şart değil. Bunun için 2007 yılının galibi Marija Serifovic'in Molitva şarkısını dinlemek yeterli.
İyi melodi, güzel bir sahne şovu, başarılı performans yeter de artar.
Manga Söylüyor: We Could Be The Same
Bugün son yıllarda Eurovision'a gönderdiğimiz şarkıcılara göz attım. Sertab Erener, Athena, Mor ve Ötesi, Kenan Doğulu, Manga, Hadise... Sibel Tüzün ve Gülseren'i bu grubun dışında bırakıyorum çünkü bence yanlış tercihlerdi ve kötü performanslardı. Belirttiğim isimler günümüz popüler kültüründe adını herkesin bildiği şarkıcılar.
TRT ısmarlama şarkı konseptine geçmekle doğru bir karar vermiş gibi görünüyor. Ülke içinde yapılacak bir yarışma ile şarkıcıyı ve şarkıyı seçme yöntemi iyi sonuç vermiyor bizim ülkemizde. Athena'nın For Real şarkısı seçilirken grubun ürettiği üç şarkı TRT'de ekrana gelmiş ve izleyiciler mesajla oylarını kullanmıştı. Sonuçta en çok oyu For Real almıştı. Benim gözümde en başarılı Eurovision performanslarından biriydi. Buradaki sorun, o oylamaya atılan toplam oy sayısı, o sırada başka bir kanalda olan Popstar yarışmasına atılan oy sayısının onda biri kadardı. Yani halkımız Popstar'a daha çok önem veriyor. Bu durumda Eurovision'a yolladığımız şarkıcılarımızı bu kadar eleştirmek hakkımız mı?
Manga'nın seçimi çok doğru bir karardı. Ben de TRT'nin internet sitesinde Manga'ya oyumu vermiştim. We Could Be The Same ilk dinlediğimde bana amatör bir şarkı yarışmasında fırlamış havası verdi. Sanki mini mini bir kuş donmuştu gibi bir melodisi vardı. Birkaç kez dinledikten sonra şarkının beynimde dönmeye başladığını fark ettim. Demekki şarkı kulakta kalıcı bir etki bırakabiliyor. Manga'dan görmek istediğimiz sertlik şarkıda pek yok. Bir türlü şarkının temposu yükselemiyor, vites yükseltemiyor gibi... Manga'nın yarışma için ürettiği diğer iki şarkının bundan da ağır şarkılar olduğunu duyduktan sonra çok merak ettim o şarkıları da.
Türkçe ya da ingilizce olması tamamen grubun tercihidir. Eğer ingilizce şarkı konusunda iddialıysanız yapın. Ferman'ın ingilizcesi anlaşılır bir ingilizce ama sanki şarkının hissini veremiyor. Ya da şarkıda his yok bilemiyorum...
Benim Manga'dan beklentim biraz yüksekti sanırım. MTV'de ödül aldıktan sonra bunu bir basamak olarak kullanmak isterler diye düşünmüştüm. Daha agresif ve iddialı bir şarkı bekliyordum. Bu şarkı sanki "Orta sıralara oynayalım çok risk almayalım 1-0 olsun bizim olsun" der gibi...
Benim kişisel tahminim bir ilk 5 zor ama ilk 10 kesin...
TRT'yi de tebrik ediyorum Manga seçiminden dolayı...
1997 yılında Şebnem Paker ile 3. olduğumuz Eurovision'un üzerinde 13 yıl geçti. Youtube'da o videoyu izlediğimde bugün bile çok başarılı bir şarkı olduğunu düşünüyorum. O videoyu izlerken bir detaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Sahne ne kadar küçük fark ettiniz mi? Günümüzde Eurovision'da devasa sahneler görüyoruz. Sürekli zıplayan erkekler ve kadınlar, renk cümbüşü, alev efektleri sürekli bir göz boyama... Eskiden ne kadar da farklıymış. Şarkıcı sahneye çıkar, yerinden fazla kıpırdamana şarkısını söyler, teşekkürünü eder yerini terk edermiş. Sahne şovu olmayan bir şarkının başarılı olması gerçekten çok zor günümüzde. Zor ama imkansız değil.
Eurovision'da komşusu çok olan kazanır tezi de hiç geçerli değil bence. Her sene farklı bir ülke birinci oluyorsa demekki herşey komşuluk ilişkilerine bağlı değil. İyi şarkı, hoş melodi herşeyin üstündedir. Sertab'ın birinci olduğu sene ikinci olan Belçika'nın şarkısını hatırlıyor musunuz? Varolmayan bir dilde yazılmıştı. Demekki şarkının ingilizce olması da şart değil. Bunun için 2007 yılının galibi Marija Serifovic'in Molitva şarkısını dinlemek yeterli.
İyi melodi, güzel bir sahne şovu, başarılı performans yeter de artar.
Manga Söylüyor: We Could Be The Same
Bugün son yıllarda Eurovision'a gönderdiğimiz şarkıcılara göz attım. Sertab Erener, Athena, Mor ve Ötesi, Kenan Doğulu, Manga, Hadise... Sibel Tüzün ve Gülseren'i bu grubun dışında bırakıyorum çünkü bence yanlış tercihlerdi ve kötü performanslardı. Belirttiğim isimler günümüz popüler kültüründe adını herkesin bildiği şarkıcılar.
TRT ısmarlama şarkı konseptine geçmekle doğru bir karar vermiş gibi görünüyor. Ülke içinde yapılacak bir yarışma ile şarkıcıyı ve şarkıyı seçme yöntemi iyi sonuç vermiyor bizim ülkemizde. Athena'nın For Real şarkısı seçilirken grubun ürettiği üç şarkı TRT'de ekrana gelmiş ve izleyiciler mesajla oylarını kullanmıştı. Sonuçta en çok oyu For Real almıştı. Benim gözümde en başarılı Eurovision performanslarından biriydi. Buradaki sorun, o oylamaya atılan toplam oy sayısı, o sırada başka bir kanalda olan Popstar yarışmasına atılan oy sayısının onda biri kadardı. Yani halkımız Popstar'a daha çok önem veriyor. Bu durumda Eurovision'a yolladığımız şarkıcılarımızı bu kadar eleştirmek hakkımız mı?
Manga'nın seçimi çok doğru bir karardı. Ben de TRT'nin internet sitesinde Manga'ya oyumu vermiştim. We Could Be The Same ilk dinlediğimde bana amatör bir şarkı yarışmasında fırlamış havası verdi. Sanki mini mini bir kuş donmuştu gibi bir melodisi vardı. Birkaç kez dinledikten sonra şarkının beynimde dönmeye başladığını fark ettim. Demekki şarkı kulakta kalıcı bir etki bırakabiliyor. Manga'dan görmek istediğimiz sertlik şarkıda pek yok. Bir türlü şarkının temposu yükselemiyor, vites yükseltemiyor gibi... Manga'nın yarışma için ürettiği diğer iki şarkının bundan da ağır şarkılar olduğunu duyduktan sonra çok merak ettim o şarkıları da.
Türkçe ya da ingilizce olması tamamen grubun tercihidir. Eğer ingilizce şarkı konusunda iddialıysanız yapın. Ferman'ın ingilizcesi anlaşılır bir ingilizce ama sanki şarkının hissini veremiyor. Ya da şarkıda his yok bilemiyorum...
Benim Manga'dan beklentim biraz yüksekti sanırım. MTV'de ödül aldıktan sonra bunu bir basamak olarak kullanmak isterler diye düşünmüştüm. Daha agresif ve iddialı bir şarkı bekliyordum. Bu şarkı sanki "Orta sıralara oynayalım çok risk almayalım 1-0 olsun bizim olsun" der gibi...
Benim kişisel tahminim bir ilk 5 zor ama ilk 10 kesin...
TRT'yi de tebrik ediyorum Manga seçiminden dolayı...
10 Ocak 2010 Pazar
Eleştirel - Yahşi Batı
Filmin ilk sahnesinden son sahnesine kadar kendinizi Cem Yılmaz stand-up şovunda gibi hissedeceksiniz. (G.O.R.A ve A.R.O.G'da da aynı his vardı.)
Filmin +7 yaş olarak sinemalara girmiş olmasını da çok yanlış buluyorum. 8 yaşında bir çocuk o küfüleri duyabilir demek, öyle mi? İyi evde de annesine babasına, misafirlere etsin o küfürleri. Aynanın diğer yüzünden bakarsak; çocuğunuz "Anne ne demek istedi şimdi bu adam?" diye sorarsa nasıl anlatacaksınız çocuğa... Cem Yılmaz filmi küfürlü yapmak isteyebilir ki Vahşi Batı'dan bahsediyoruz burada kimsenin birbirine sevgi sözcükleri ile konuşması beklenemez ama filmin bu kadar küfürlü içeriği ile en az +13 olarak vizyona girmesi gerekirdi diye düşünüyorum.
Hemen hemen bütün Cem Yılmaz filmlerinde olduğu gibi prodüksiyon, kostüm, yönetmenlik, dekor gibi elementler son derece kaliteli.
Oyunculuk nedendir bilmiyorum, bana biraz vasat geldi. Aşırı bir yapmacıklık sezinledim ki bunu daha önceki hiçbir Cem Yılmaz filminde hissetmemiştim.
Senaryo "Vahşi Batı'ya Türkler gitse ne olurdu?" fikrinden çıktığı için çok çok büyük sürprizler beklemesin sizi. Bize ait espriler, durumlar Cem Yılmaz mizahı içinde Vahşi Batı'ya uyarlanmış. Eski Cem Yılmaz filmlerine ve kült filmlere göndermeler aynen devam ediyor. Cem Yılmaz esprilerini seven kitle için hazine gibi diyebiliriz. Ama Cem Yılmaz esprilerini sevmiyor anlamsız buluyor ve de gülmüyorsanız, çok sıkılabilirsiniz.
Benim en çok hoşuma giden nokta geçişler oldu. Zekice düşünülmüş ara ve final sahnelerini beğendim.
Özetlersek Yahşi Batı Cem Yılmaz sinamatografisinde vasatın biraz üstünde bir seyirlik olarak kalacak. Bu tarz filmler yerine biraz daha Hokkabaz, Herşey Çok Güzel Olacak tarzı filmlere yönelmesini tercih ederim. Söyleyeceğim öyle yapsın bir dahakine, kerata seni...
6/10
Yahşi Batı Resmi Sitesi
5 Ocak 2010 Salı
Eleştirel - Avatar
"James Cameron'ın en sevdiğin filmi hangisi?" diye sorduğunuzda kadınlar Titanic, erkekler de Terminator 2 derler. Titanic 11, T-2 de 4 Oscar heykelciğini ceplerine indirmiş yapımlardır. Nereden bakarsanız bakın dünya sinema tarihi için kalite çıtasını hep yükseltmeye çalışmıştır James Cameron.
Avatar, Cameron'un uzun yıllardır çekmek istediği ama teknolojinin biraz daha gelişmesini beklediği bir film. "George Lucas da Star Wars için bekleseydi o zaman." dediğinizi duyar gibiyim. Eh zaten Episode 1-2-3 pek de uzak tarihte çekilmedi sanırım.
Avatar'ın bu kadar sansasyonal olmasının sebebi nokta büyük oranda teknolojiden ibaret. Evet ortada bir görsel şaheser var. AFM sinemalarında filmi Xpand 3d, Cinebonus'larda Real 3d olarak izleyebilirsiniz. Ben filmi AFM'de izledim ve gözlüklerden istediğim performansı alamadım. Bir çok yerde filmi Real 3d ile izlemenin daha iyi olduğu yazıldı, çizildi. Bu da bilinmesi gereken bir nokta.
Avatar günümüz teknolojisinin geldiği son noktayı gözümüze gözümüze sokarken, bizi tamamen fantastik bir dünyanın içinde gezdirmeyi de ihmal etmiyor. Günümüz dünyasının bir yansımasından ibaret Pandora gezegenindeki "doğayı keşfet, kaka insanlar, aşk-meşk" konulu sahneler filmin ana temasını oluşturuyor. Yani senaryo bakımından ortada pek bir cinlik yok. Titanic'te nasıl filmin sonunu başından biliyorsanız, Avatar'da da bir sonraki sahneyi tahmin etmek çok zor değil. Genel bir klişe yoğunluğu içindeki senaryonun içine serpiştirilmiş hoş detaylar var. Pandora gezegenini keşfetmek, tavşan deliğinin dibini araştırmaya benziyor. Doğanın, hayvanlarla olan bağı çok detaylı ve hoş.

Oyuncular filmin çekimleri sırasında dijital bir interaktivite çerçevesinde rollerini oynamaya çalıştıkları için oyunculuk vasatın üzerine çıkmış durumda. Yine de diyaloglardaki saçmalıklar ve anlamsızlıklar iyi bir sinema izleyicisi için sinir bozucu olabiliyor.
Sinema bir eğlence. James Cameron sinema sektörünü kendi oyun alanına çevirmenin yollarını çok iyi biliyor. Teknolojinin de imkanını kullanarak, gelecek için bize hoş işaretler veriyor. Herşeye rağmen şunu unutmamak lazım, iyi bir senaryo her zaman teknolojiyi döver...
7/10
Avatar resmi sitesi
8 Haziran 2009 Pazartesi
Eleştirel-Terminator Salvation

Terminator 1 ve özellikle Terminator 2, James Cameron'ın muhteşem yönetmenliği ve senaryosu ile kült film olmaya hak kazanmış yapımlardır. Terminator 3 bol aksiyonlu, Arnold soslu bir Terminator'un etinden sütünden yararlanma projesi olarak vasatın üstüne çıkamamıştır. Terminator Salvation'un ilk teaser'larını izlediğimde Christian Bale'ın John Connor rolü için çok iyi bir seçim olduğunu düşünmüştüm. Teaser'lar görselliği yüksek ve kaliteli bir yapımın habercisiydi. Fragmanlar da heyecanımı arttırmış beklentim yükselmişti. Bu sefer olacaktı, iyi bir Terminator devam filmi izleyecebilecektim ama filmi izlememle birlikte hevesim kursağımda kaldı.
Terminator Salvation bol aksiyonlu, senaryosuz, oyuncusuz, müziksiz zayıf bir Terminator filmi. Yapımın Terminator serisinin bir parçası olduğu fikrinden kendimizi sıyırırsak da ortalamanın biraz üstü bir bilimkurgu filmi olduğunu söyleyebiliriz. Ama benim beklentilerim kesinlikle karşılanamadı.
Christion Bale kendini hala Dark Knight filminin setinde sanıyor olmalı. Film boyunca kısık sesle konuşmaları, hareketsiz yüzü ve donuk bakışları ile kostümünü evde unutmuş Batman izlenimi uyandırdı bende. Oyunculuğunu her zaman sevdiğim Bale'ın bu durumu acaba rolü isteksizce mi kabul etti sorusunu akıllara getirebilir. Ayrıca filmin çekimleri sırasında görüntü yönetmeni ile tartışmaları da basına yansımıştı. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz...
Sam Worthington ise filmin yükselen yıldızı diyebiliriz. Film boyunca seyirciye en yakın karakter olarak karşımıza çıkıyor. Gelecek yıllarda onu daha çok izleme fırsatı bulabileceğimizi düşünüyorum.
McG, Charlie's Angels ile ne kadar başarılı(!!) bir yönetmen olduğunu hepimize göstermişti. Terminator Salvation'da senaryonun zayıflığı iyi bir yönetmenlikle belki kapatılabilirdi ama ne yazık ki bu pek gerçekleşememiş. Senaryo o kadar basit ve klişe dolu ki film arası olduğunda filmin sonunu birçok detayına kadar tahmin etmek mümkün. (Ben yaptım, siz de yapın) Bunun yanına kötü oyunculuk ve kötü yönetmenliği ekleyince ortaya Altın Ahududu'ya aday olacak kadar olmasa da kötü bir yapım çıkmış.
Görsel efektler X-Men Origins: Wolverine seviyesinde(ya da seviyesizliğinde) değildi ama çok da iyi olduğunu söyleyemeyiz.
Filmin senaryosundaki bazı noktaların Matrix serisi ile birçok benzerlikler taşıyor olması acaba "Hollywood filmlerinde senaryo yazma programı" (aka. Senaryomatik) gibi bir bilgisayar programı mı var diye düşünmeme sebep oldu.
Yakın zamanda bir Star Trek keyfi yaşamış bünyem yeni bir bilimkurgu filmi izlerken ister istemez çıtayı yükseğe çekmiş durumda. Bundan ilk gazabını alan da Terminator oluyor...
-I'll be back!
-Please don't!
5/10
Bir çift sözüm de Maltepe Carrefour AFM yetkililerine; Filmin başlangıç saatinden itibaren 15 dakika reklam verdikten sonra sadece bir adet film fragmanı gösterip filmi başlatmak, film arasında yine 10 dakika reklam verip bir fragman daha göstermek gibi uygulamaları devam ettirdiğiniz sürece çok izleyici kaybedersiniz benden söylemesi. Evet sinema televizyondan farklıdır. Eğer sinemaya gidiyorsanız reklam izlemek zorundasınız kanal değiştirme şansınız yok. Ama bu da 15 dakika aralıksız reklam verebilirsiniz demek değildir sayın yetkililer...
11 Mayıs 2009 Pazartesi
Eleştirel- Star Trek

Ben bir Star Trek manyağı değilim. Karakterleri ve hikayeyi az çok biliyorum ama Star Trek'e kesinlikle hakim değilim. O yüzden ciddi Star Trek hayranlarını çok da doyuracak bir yazı yazamayacağım. Sade vatandaş gözüyle filmi izlemenin tatlı huzuruyla bu eleştirel'i yazıyorum.
J.J. Abrams (Lost, Fringe, Alias gibi dizilerin yapımcısı ve yaratıcısı) Lost ile o kadar büyük bir üne kavuştu ki insanlar onun bir sonraki adımının ne olacağını merak etmeye ve heyecan duymaya başladı. Yaratıcı fikirler üretip, alışılmışın dışına çıkmaya çalışan birisi J.J Abrams.
Star Trek filmi çoook tipik bir J.J. Abrams çalışması. Lost ve Fringe izleyenler müziklerinden tutun, esprileriyle, replikleriyle uzayda geçen bir Lost bölümü izler gibi hissedebilirler.
J.J. Abrams çalışmalarında birçok duyguyu bize yükler. Hiçbir karakter tek taraflı değildir. Star Trek ile bize bu durumu birkez daha gösteriyor. Spock bile film içinde twist'lere sebep olabiliyor.
Star Trek, daha önceki film ve dizilerde görmeye alıştığımız kahramanların gençlik yıllarına ve Atılgan güvertesine çıkma maceralarını anlatıyor. Aksiyon, Drama, Komedi, Bilimkurgu, Gerilim tek başına bir film oluşturabilecek hususlar filmin içine çok iyi bir şekilde dağıtılmış. Bu da film boyunca asla sıkılmamanızı ve filmin hemen her tür film izleyicisine hitap etmesini sağlamış.
Filmin oyuncu kadrosu da son derece kaliteli isimlerden oluşuyor. Chris Pine, kaptan Kirk rolünde çok başarılı bir performans gösteriyor. Heroes'un Syler'ı Zachary Quinto Spock rolü ile Syler'ı geride bırakacak kadar iyi bir görüntü çizmiş. Eric Bana, Karl Urban, Simon Pegg, Zoe Saldana diğer rolleri paylaşmış. Hepsi de vasatın üstünde bir oyunculuk sergileyip karakterlerini perdeye taşımışlar. Oyunculuk anlamında hem casting hem de performans son derece başarılı.
Görsel efektler, makyajlar gayet iyi. Özellikle filmin başlarındaki bar sahnesinde Uhura ve Kirk arasındaki canavarı görünce gülmekten kırılacaksınız.
Dediğim gibi ben Star Trek evreninden pek anlamam. Filmin özüne ne kadar sadık kaldığını ne yazık ki pek bilemiyorum. Yine de ilk filmlere bazı göndermeler yapılmış olduğunu görmek son derece hoştu.
Atılgan'ın güvertesi çizgi filmden fırlamış gibiydi. Belki eleştirilebilecek bir konu bu olabilir. Filmin senaryosuna yedirilen zamanda yolculuk kavramı J.J. Abrams'ın projelerinde görmeye alıştığımız bir durum ama sinema salonunda 2 saatlik bir filmde pat diye bütün olayı çözmek çok da kolay olmuyor.
Star Trek çok iyi projelendirilmiş bir bilimkurgu filmi olarak karşımıza çıkıyor. Kesinlikle izlenmesi gereken bir film. J.J.Abrams'ın bu seriyi devam ettirmesini umuyorum ve heyecanla Lost'un tamamlanıp Kara Kule filminin çalışmalarının başlamasını bekliyorum.
James T. Kirk out!
8/10
Star Trek resmi web sitesi
Star Trek IMDB
4 Mayıs 2009 Pazartesi
Eleştirel- X-Men Origins: Wolverine

Benim için X-Men deyince akar sular durur. Çocukluğumdan beri çizgi romanlarıyla, sinema filmleriyle, çizgi filmleriyle, bilgisayar oyunlarıyla X-Men hayatımın büyük bir parçasını kaplamıştır. Bu eleştirel'i yazarken her ne kadar düz bir sinema izleyicisi gözüyle değerlendirmeye çalışsam da içimdeki çocuk sürekli beni uyardı. Bir X-Men filminden beklentilerim olduğunu bana hatırlattı. Beyazperdede görmek istediğim şeyleri bana anlattı. Peki beklentilerim karşılandı mı?
X-Men Origins: Wolverine, adından da anlaşılabileceği gibi X-Men'lerin en sevilen karakteri olan Wolverine'in bugünkü noktaya nasıl geldiğini anlatıyor. Bu hikaye size de tanıdık geldi mi? (Bkz. Star Wars serisi) Hollywood bunu yapmayı çok seviyor. Bugünlerde en çok seyredilen televizyon dizisi olan Lost'un hemen her bölümünün flashback dolu olmasının altında bazı gerçekler aramalıyız. Geçmişi kurcalamak insanoğlunun doğasında var...
1.60'lık Wolverine karakterini ilk üç X-Men filminde olduğu gibi 1.83'lük Hugh Jackman beyaz perdeye taşıyor. Gözümüz artık ona alıştığı için hiçbir yadırgama hissetmiyoruz. Harry Potter karakteri Daniel Radcliffe'e nasıl yapıştıysa Wolverine de Hugh Jackman'a öyle yapıştı. Başkası oynasa kem küm ederdik. Film boyunca Hugh Jackman da Wolverine karakterinin hakkını veriyor ve iyi bir oyunculuk sergiliyor. Ama ne yazık ki onun bu iyi performansı X-Men Origins: Wolverine filminin vasatın çok altında bir film olmasını engellemiyor.
Yazıya iliştirdiğim fotoğrafa bakıp Wolverine dışındaki karakterler kim diye sorsam kaçınız cevap verebilir? X-Men'le haşır neşir olduğunu iddia eden ben bile çok zorlanarak 1-2 tanesini tanıyabildim. Yan karakterler bu fotoğrafta nasıl tanınmaz halde ise, bütün film boyunca da aynı şekilde hep arka planda yokları oynamışlar. Wolverine'in kardeşi ve ebedi düşmanı Sabretooth filmde en öne çıkan yan karakter olmasına karşın kendisine bir türlü ısınamadım. Umduğum, beklediğim Sabretooth bu değildi.
Filmin yönetmenliği tam bir felaket. Gavin Hood ne yazık ki filmin altından kalkamamış. Bazı sahneler o kadar boş ki kendinizi sahnelere ses, efekt, müzik gibi eklemeler yaparken bulabilirsiniz. Görsel efektlerin hiçbir tutarlılığı yok. Wolverine ve Sabretooth pençeleri ve tırnakları son derece yapmacık. Filmin büyük bölümünün stüdyoda green box (yeşil perde) önünde çekildiği çok rahat anlaşılıyor ve göze batıyor. (Meydan savaşlarını bile stüdyoda çekmişler) Buna karşın patlama ve kovalamaca sahnelerinin görsel efektleri son derece başarılı. Müzikler etkileyicilikten çok uzak. Senaryonun zayıflığı da zaten filmin 15. dakikasında of pof çekmenize sebep oluyor. Yani filmin eksileri saymakla bitmiyor.
X-Men Origins: Wolverine benim için tam bir hayalkırıklığı oldu. Wolverine'in hayatının önceki evrelerini anlatan bu film zamansal olarak kendinden sonra gelen üç filmin de kalitesine ulaşamıyor. En sevdiğim karakterlerden olan Gambit'i görmüş olmam bile bu filmi kurtarmıyor. (Gambit'i de beğenmediğimi belirteyim.) Mümkünse bundan sonra gelecek X-Men Origins serilerini başka bir yönetmen ve senarist grubu çeksin.
Son eklemek istediğim şey; Iron Man gibi harika bir iş çıkarmış olan Marvel Studios'un bu filmde neden görev almadığını buradan yetkililere sormak istiyorum. Sordum gitti!
4/10
X-Men Origins: Wolverine
8 Nisan 2009 Çarşamba
Eleştirel-Recep İvedik 2

Recep İvedik 2 ile ilgili eleştirilerime başlamadan önce bu filmi sinemalarda yaklaşık 4.5 milyon kişinin izlemiş olduğunu belirtmek istiyorum. Bu Türkiye şartlarında kolay kolay erişilemeyecek bir başarıdır. Gelin hep beraber bu başarının temel nedenlerine bakalım.
Recep İvedik kendini bir halk kahramanı olarak halkın içinden birisi olarak tanıtılıyor bize. Evet, sokağa çıkın otobüste, yolda, parkta bu tarz insanlara rastlarsınız. Nasıl insanlar peki bunlar? Görgü kurallarını, saygınlık, sosyal özgürlük, kadın-erkek ilişkileri, genel kültür vb. birçok konuda hiçbir bilgisi olmayan insanlar. Otobüste ya da minibüste otururken sürekli sizi rahatsız eden, yüksek sesle konuşan, yerlere tüküren insanların genel adı Recep İvedik oldu bugünlerde.( Sanki böyle söyleyince şirin görünüyorlar) Hatta siyasi tartışmalara bile taşındı bu isim. Recep İvedik'in bu kadar sevilmesinin altındaki temel gerçek insanların günlük yaşamlarında birçok nedenle yapamadıkları şeyleri Recep İvedik'in çok normal birşeymiş gibi yapabiliyor olması. Asıl ilginç olan nokta ise yolda böyle bir insan görseniz ayıplar " Ay terbiyesiz herif ya baksana neler yapıyor" dersiniz ama iş sinemada bunun esprisini yapıp satmak olunca insanlar paralarına kıyıp kahkahalarla gülüyorlar.
Recep İvedik eğer bir televizyon projesi olarak kalsa kimsenin sesi çıkmayacaktı. Ama olay sinemaya yansıyınca tepkiler de gelmeye başladı ki bence bu tepkiler son derece yerinde. 70-80 yaşında bir kadından argo konuşmalar(hatta küfürler) duymak ne kadar komik olabilir? Sokakta görsem maganda diyeceğim bir karakterin maceralarından kendime nasıl bir fayda çıkarabilirim. "Komedi filmi bu canım, gül geç işte çok kasma kendini" diyorsak bütün komedi filmlerinde sürekli birbirine küfredip karşısındaki insanı aşağılayan karakterler mi görmeliyiz? Komedi bu değildir.
Filmi izlerken üzüldüğüm bir nokta Şahan dışındaki oyuncuların bir bölümü Recep İvedik'ten dayak yiyor. Kafasına birşeyler düşenler, kafasına, omzuna darbe alanlar... Komedi bu seviyeye düşürülmemeli. Hadi birine çelme takalım sonra arkasında gülelim düşüncesi ile komedi filmi yapılmamalı.
İnsanların Recep İvedik'i Kemal Sunal filmlerindeki karakterlere benzetmelerini de hiç doğru bulmuyorum. Hiçbir Kemal Sunal filminde Recep İvedik'te olduğu gibi bir görgüsüzlük ve aşağılama yoktur.
Seyirci bu tarz filmlere prim verdikçe devamı da gelecektir. Yakın zamanda Recep İvedik Asker'de, Recep İvedik Okulda gibi filmler göreceğimiz aşikar.
Filmin yönetmenlik, oyunculuk, kurgu, senaryo gibi konularına hiç girmeye gerek görmüyorum (Her ne kadar emeği geçenlere saygı duysam da) ve Şahan'ın televizyondaki başarısına devam etmesini, sinemada bu tarz yapımlarla daha fazla yer almamasını umuyorum.
2/10
Gerçek komedi filmi izlemek isteyenler için birkaç öneri:
Back to the Future (Geleceğe Dönüş)
Dinner Game (Salaklar Sofrası)
Shaun of the Dead
Amelie
Bettle Juice (Beterböcek)
Wall-E
What About Bob? (Peki ya Bob?)
Pink Panther (Pembe Panter)
Dumb and Dumber (Salak ile Avanak)
30 Mart 2009 Pazartesi
Aç Mısın Tok Musun?

Ülkemizde ciddi hayran kitlesi olan iki yarışma programı var. Ben bu iki programı birleştirmeye karar verdim. Madem böyle ninniler, masallar gayet güzel bir şekilde izleniyor, beğeniliyor, o zaman ben de bu işe el atıyorum. Yeni yarışmamızın adı: Aç Mısın Tok Musun?

Kurallar basit. 23 kutu var (bkz. Lost-The Numbers) Her bir kutuda bir yemek var. Hepsi de o hafta en çok reklam ücreti veren lokanta ya da otelin aşçıları tarafından özenle yapılacak. Yarışmacı arkadaşın geçmişi ve ne tarz yemekleri sevdiği hakkında ufak bir vtr(videonun televizyoncası) gösterilecek. Böylece yarışmacıyı daha bir benimseyeceğiz, ailemize katacağız. Sonra yarışmacı teker teker kutuları gidip koklayacak ve içindeki yemeği tahmin etmeye çalışacak. Tahminleri tuttukça löp löp yiyecek. Büyük ödül de, o ünlü lokantada bir ay süreyle bedave yemek yemek olacak. (Abartmadan) Tabi yarışma süresince yedikleri de eşantiyon niyeti görecek.
Yarışmaya katılabilmek için kriterler çok basit. Vücut yağ oranı (%2 yağ oranını geçeni almıyoruz. Yassak!), kilo-boy oranları gibi özelliklere bakılacak. (Fizik süper olmalı yoksa izlemez insanlar tv'de böyle bir yarışmayı. Önemli olan çok fit birine yedirmek bu kadar yemeği. O kilo aldıkça biz daha bir şevkleneceğiz.)
Bir sonraki uğraşım Aç Mısın Tok Musun'u Kaynımı Evlendiriyorum programı ile birleştirmek. Önerilerinizi bekliyorum. İyi meditasyonlar...
15 Mart 2009 Pazar
Eleştirel-The Big Bang Theory

The Big Bang Theory
En son söylemem gerekeni en başta söyleyeceğim: Son yılların yapılmış en yaratıcı sit-com'larından birisi ile karşı karşıyayız!
Başrollerinde Johnny Galecki(Leonard), Jim Parsons(Sheldon), Kaley Cuoco(Penny), Simon Helberg(Howard) ve Kunal Nayyar(Rajesh)'in oynadığı The Big Bang Theory, aynı evi paylaşan Sheldon ve Leonard ile sürekli birlikte vakit geçirdikleri Howard, Rajesh ve karşı komşuları Penny arasında geçiyor. Ayrıca bir çok da yan karakter karşımıza çıkıyor. Genel anlamıyla hikaye; akademik hayatı seçmiş antisosyal dört arkadaşın hayatları ile Leonard ve Sheldon'un karşısına taşınan ve aktris olmak isteyen Penny'nin yaşadıklarından oluşuyor.
Sheldon son derece kuralcı bir insandır. Hayatı bir düzen ve prosedür içinde yaşar ve herşeyin kitaplarda olduğu gibi yaşandığını sanar. Bu durum etrafındaki insanları çileden çıkarır ama Sheldon bunu hiçbir şekilde anlayamaz.
Leonard içinde bulunduğu durumdan rahatsız olmaya başlamış ve kabuğunu kırmak isteyen birisidir. Sheldon'un tavırlarına dayanıklı olmayı öğrenmiştir.
Penny dizide aptal sarışını bize gösterir. Aktris olmak ister ama garsonluğun ötesine geçememiştir. Erkek arkadaşları ile ilişkileri hep felakettir. Bu dört antisosyalin yaşam tarzı onun için çok terstir.
Howard dizideki en eğlenceli karakterlerden birisidir. Sürekli kızlara sulanır ama yöntemleri hep yanlış ve iticidir. Annesiyle beraber yaşar ve dört arkadaş içinde doktorasını bitirememiş tek kişidir. Aynı zamanda yahudidir.
Rajesh hintlidir. En büyük özelliği utancından asla ve asla kızlarla konuşamamasıdır. Eğer içinde bulunduğu ortamda bir kız varsa, arkadaşları ile sadece kulaktan kulağa konuşabilir. Dizi ilerledikçe Rajesh kızlarla konuşmak için yeni yöntemler peşinde olacak.
Karakterlerin her biri tek başına bir dizi oluşturabilecek seviyedeler. Hepsi bir acayip. Bu kadar ilginç karaktere rağmen dizide en ağırlıklı karakter Sheldon'dır. Diziyi izledikçe siz de yazarların neden Sheldon'a yüklendiğini göreceksiniz. :)
Oyunculuklar müthiş. Her karakter sizde ayrı bir tat bırakacak. Dizinin geçtiği mekanlar da çok hoş ve iyi dizayn edilmiş. Dizide çok hoş detaylar var. Mesela her karakterin kendine has bir giyim tarzı var. Giyim tarzlarının nasıl olduğunu burada yazmayacağım ki siz izleyip kendiniz gözlemleyin.
Beni Seinfeld'den sonra en çok güldüren dizi olduğunu söyleyerek bu diziyi kaçırmamanızı öneriyorum.
10/10
Not: Dizi aynı zamanda cnbc-e'de de gösteriliyor.
IMDB
2 Ocak 2009 Cuma
Hadise ile Düm Tek Tek

TRT'nin yılbaşı sürprizi Eurovision 2009 şarkısıydı. Diğer kanalların şaka gibi programlar yayınladığı yılbaşı gecesinde herkes kaçışı Hadise'de buldu.

TRT'nin Hadise hamlesi doğru bir hamleydi. Bunu kabul etmek gerekiyor. En azından denenmesi gereken bir adımdı. Bu deneme başarısızlıkla sonuçlanırsa bir daha aynı tarz birisini yollayacaklarını düşünmüyorum.
Şarkıyla ilgili konuşmadan önce Hadise'nin Beyonce, Helena P. ve hatta Shakira özentisi göründüğünü söyleyebiliriz. Eh ben bunda pek bir sakınca göremiyorum. Evet gerçekten bir benzerlik var ve bu kötü birşey olarak görülmemeli. Sonuçta bu bir yarışma ve günümüz pop ikonlarının örnek alınması son derece mantıklı. Zaten Hadise bu saydığım isimlerden farkını Türk ezgilerini kullanarak ortaya çıkarıyor. İngilizce telaffuzu gayet iyi bu konuda da bir problem yok. Dans figürleri vasatın çok altında ama yarışmaya kadar çok daha iyi olacağına eminim. Hem kareografi hem de dansçı seçimleri bende çok aceleye getirilmiş izlenimi uyandırdı. Sanki çekimden 2 saat önce hazırlanmış.
Şarkıya gelirsek;
/Copy Helena /Paste in Turkey= Hadise
Şarkının kısa özeti budur. Şarkı akılda kalıcı bir ezgiye sahip. Eurovision standartları için yeterli. Şarkının zirve noktalarının yeterince yüksekte olmadığını düşünüyorum. Dinlerken " İşte şimdi zirve yapacak" diyorum ama şarkı aynı ritmde devam ediyor. Nakarat kısmı biraz daha vurgulu ve yüksek olmalıydı.
Sonuç olarak Eurovision için son derece yeterli bir şarkı. Her ne kadar Eurovision'da halk oyları pek gerçeği göstermese de her sene kazanan şarkıların farklı ülkelerden olması iyi bir şarkının her koşulda başarılı olacağını gösteriyor. Athena'dan sonra bir ilk üç neden olmasın. Bu şarkı bu potansiyele sahip.
21 Aralık 2008 Pazar
Eleştirel
A.R.O.GCem Yılmaz bu ülkenin yetiştirdiği en iyi komedyenlerden birisi. Stand-up şovlarındaki başarısının yanına yaklaşabilen henüz olmadı. Yaptığı espriler anahaberlerde haber olarak kullanılır oldu. Bu kadar başarı elde etmiş birisi yolunu hiç değiştirmeden devam edebilirken Cem Yılmaz sinemaya el attı ve başarılı projeler ortaya çıkardı. Herşey Çok Güzel Olacak, G.O.R.A., Hokkabaz ve yan rollerde karşımıza çıktığı Vizontele ve Organize İşler Türk sineması için başarılı çalışmalardı.
Cem Yılmaz'ın kendine ait bir mizah anlayışı var. İnsanlar artık Cem Yılmaz ne yapsa gülerler düşüncesi bir anda ortaya çıkmadı. Bu düşüncenin doğru ya da yanlış olduğu farklı bir konu olmasına rağmen, böyle bir düşüncenin ortaya atılıyor olması bile Cem Yılmaz'ın başarısını gözler önüne sermektedir.
Düşünceleri doğrultusunda ilerleyen Cem Yılmaz'ın son projesi A.R.O.G bir yontmataşfilmi sloganı ile salonlardaki yerini aldı. Türk sinemasının bir Recep İvedik vakası geçirmesinin ardından A.R.O.G'un nasıl olacağı büyük bir soru işaretiydi. Film vizyona girmeden başlayan aman canım dokuz milyon dolara malolmuş bu kadar büyük bütçeyle ben bile film çekerim yaklaşımı çok abes bir düşüncedir. Hollywood filmlerinde başrol oyuncularının film başına on yirmi milyon dolar ücret aldığı bir ortamda dokuz milyon dolarlık bütçe Türkiye şartlarında yüksek olmasına karşın dünya şartlarında düşük kalmaktadır. Film vizyona girmeden ortaya çıkan bu fikirler insanların filme karşı olan beklentilerini çok yükseltmiştir.
A.R.O.G kendinden önceki Cem Yılmaz projesi olan G.O.R.A'nın devamı şeklinde algılanabilir. Eski filmden birçok karakter bu filmde tekrardan kullanılmaktadır ki bunun en büyük göstergesi Cem Yılmaz'ın Arif karakteridir. Bu filmde de Cem Yılmaz çok başarılı bir oyunculuk gösterip üç ayrı karakteri canlandırmıştır. Hatta o kadar iyi bir makyaj, kostüm ve oyunculuk var ki Cem Yılmaz'ın üçüncü karakterini birçok insan anlayamamıştır bile. Filmin oyunculuk anlamında tek sırıtan ismi ilk sinema filmi tecrübesini yaşayan Nil Karaibrahimgil olmuş. İlk repliğini söyler söylemez filmde sırıttığını görebiliyorsunuz. Gayet sempatik ve güzel bir kız olmasına karşın oyunculuk konusunda kendini çok geliştirmesi gerektiği aşikar. Yan rollerde öne çıkan isim Ozan Güven olmuştur. Çok başarılı bir oyunculuk göstermiş Ozan Güven.
Filmin prodüksiyon kısmının hakkını vermek gerekiyor. Setler gerçekten büyük ve görsel açıdan hoş görünüyor. Kostüm ve Sanat Yönetimi filmde çok başarılı olmuş. Bilgisayar efektleri Hollywood standartlarına çok yakın. Göze batan bir sahne yok. Özellikle dinazorlar çok başarılı.
Filmle ilgili göze batan en büyük sorun senaryo olarak görülüyor. Futbol sahnesi Rıdvan Dilmen esprisi ile çok eğlenceli olsa da gereğinden uzun tutulmuş ve seyirci belirli bir süreden sonra sıkılmaya başlıyor. Filmin sonu çok hızlı bağlanıyor ve filmin işleniş kısmı bir çırpıda heba ediliyor.
Film Türkiye halkına yapılmış bir film olduğundan espriler de ancak bizlerin anlayabileceği espriler olmuş. Filmde sinema tarihinin ünlü filmlerine birçok gönderme yer alıyor ve bu göndermeler o filmleri izlemiş olan kişilerin gözünden kaçmazken, sinema ile pek içli dışlı olmayan kişiler için tamamen anlamsız olmaktadır. Cem Yılmaz'ın Türkiye'deki eğitim ve siyasete yönelik eleştirilerini bir komedi filminde bu kadar güzel bir şekilde anlatması çok hoş bir detay. Yönetmenlik, müzikler, sesler hepsi gayet başarılı.
Türk halkı Cem Yılmaz'ın mizah anlayışını artık biliyor. Cem Yılmaz'ı beğenmeyen birisi bu filmi de beğenmeyecektir ama Cem Yılmaz'ın stand-up'larını ya da önceki filmlerini beğenen birisinin bu filmden de keyif almaması pek de olası değil. Önümüzde belden aşağı oynayan bu kadar komedi filmi denemeleri varken içinde en ufak bir küfür bile olmayan(ki bunu Cem Yılmaz özellikle yapmış), bir iki belden aşağı espri barındıran bu filmin Türk sinemasının iyi bir çalışması olduğunu söylemeli ve bu tarz projeleri kötü örneklerden ayırıp desteklemeliyiz.
7/10
Filmin resmi sitesi: www.arogfilm.com
IMDB: A.R.O.G
18 Haziran 2008 Çarşamba
Eleştirel
Bundan böyle her türlü öneri, eleştiri ve inceleme yazılarımı Eleştirel başlığı altında yayınlayacağım. Umarım Eleştirel, blog'un takip edilen bölümlerinden biri haline gelir.
Paradise Lost
Nick Holmes vokali önderliğinde HIM, Cradle of Firth, Nightwish gibi grupların sound'larından
barındıran gelmiş geçmiş en iyi Gothic Metal gruplarından birisidir. İlk iki albümleri çok sert olmasına rağmen ilerleyen yıllarda gerçek kimliklerini bulmuşlardır. Günümüzde bu kadar kaliteli müzik yapan gruplar parmakla gösterilmektedir. Dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim.
Birkaç şarkı önerisi yapalım.
1.Forever After
2.Unreachable
3.One second
Grubun resmi sitesi
Bee Movie
(2007)
Bir bal arısının yaşamını ve çevresinde olup bitenleri anlamaya çalıştığı animasyonda seslendirmelerde Jerry Seinfeld ve Renee Zellweger başrollerde. Benim gibi bir Seinfeld hayranı iseniz bu filmi sakın kaçırmayın. Jerry'nin sesini duymak ve filme kattığı havayı görmek gerçekten çok hoş. Günümüzde hayli tartışılan, arıların ekolojik hayata etkileri bu filmde de karşımıza çıkıyor. İçerdiği mesaj açısından da başarılı bir film Bee Movie. Animasyonlar, renkler gayet iyi kullanılmış. Filmin bir Dreamworks animasyonu olduğunu da hatırlatalım. Film bittiğinde aklınızda pek fazla sahne kalmayacak ama genel olarak sizde güzel bir tat bırakacağına eminim...
7/10
IMDB
Beyazperde
Paradise Lost
Nick Holmes vokali önderliğinde HIM, Cradle of Firth, Nightwish gibi grupların sound'larından
barındıran gelmiş geçmiş en iyi Gothic Metal gruplarından birisidir. İlk iki albümleri çok sert olmasına rağmen ilerleyen yıllarda gerçek kimliklerini bulmuşlardır. Günümüzde bu kadar kaliteli müzik yapan gruplar parmakla gösterilmektedir. Dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim.Birkaç şarkı önerisi yapalım.
1.Forever After
2.Unreachable
3.One second
Grubun resmi sitesi
Bee Movie
(2007)Bir bal arısının yaşamını ve çevresinde olup bitenleri anlamaya çalıştığı animasyonda seslendirmelerde Jerry Seinfeld ve Renee Zellweger başrollerde. Benim gibi bir Seinfeld hayranı iseniz bu filmi sakın kaçırmayın. Jerry'nin sesini duymak ve filme kattığı havayı görmek gerçekten çok hoş. Günümüzde hayli tartışılan, arıların ekolojik hayata etkileri bu filmde de karşımıza çıkıyor. İçerdiği mesaj açısından da başarılı bir film Bee Movie. Animasyonlar, renkler gayet iyi kullanılmış. Filmin bir Dreamworks animasyonu olduğunu da hatırlatalım. Film bittiğinde aklınızda pek fazla sahne kalmayacak ama genel olarak sizde güzel bir tat bırakacağına eminim...
7/10
IMDB
Beyazperde
16 Mayıs 2008 Cuma
IRON MAN

Bugüne kadar beyazperdeye birçok çizgi roman kahramanı akın etmişti. Superman, Batman, X-Men, Spider-Man bunlardan sadece birkaçı. Bahsettiğimiz süper kahraman filmlerinin genel bir sorunu vardı. O da çizgi roman havasının filmlere tam anlamıyla aktarılamamasıydı. Marvel Comics uzun zamandır yapması gereken hamleyi yaptı ve Marvel Studios adıyla kendi stüdyosunu kurdu. Ortaya çıkan sonuç o kadar başarılı ki, insan "daha önce neredeydiniz?" demekten kendini alamıyor. Iron Man'i, bundan sonra çekilecek Marvel Studios filmleri için bir başlangıç kabul edersek, geleceğin biz sinema izleyicileri için son derece eğlenceli geçeceğini söyleyebiliriz. Bunun en yakın örneğini 13 Haziran 2008'de vizyona girecek olan The Incredible Hulk ile görücüye çıkacak. Umarım kehanetlerim gerçek olur ve Marvel bu işin de üstesinden gelir.
Iron Man her sahnesinden işçilik akan, komple bir süper kahraman filmi. Süper kahraman filmlerinin artık klasikleşen "Önce biz size kahramanımızı biraz anlatalım, aksiyona sonra bakarız" kurgusu Iron Man'de de karşımıza çıkıyor. Buna karşın kendinizi filme o kadar çok kaptırıyorsunuz ki kurguya hiç dikkat etmiyorsunuz.
Bir filmi izlerken senaryo ile ilgili eleştiri yapmak çok kolaydır. Iron Man'in senaryosu içinde gizem barındırıyor. Anlam veremediğiniz birçok soru kafanızda oluşurken, film ilerledikçe, yavaş yavaş bunlara cevap buluyorsunuz. Size de tanıdık geldi mi? Bkz: Lost
Robert Downey Jr. ismi benim için sürprizdi. Süper kahraman için doğru oyuncu olduğu konusunda şüphelerim vardı ama daha filmin ilk sahneleri ile birlikte tüm düşüncelerim değişti. Robert (Kendisi kankam olur, o yüzden ismiyle hitap ediyorum) çok başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Karakterdeki değişimleri bize harika aktarıyor. Genel olarak filmdeki oyunculuklar ortalamanın üzerinde ve başarılı. Sırıtan bir oyunculuk göze çarpmıyor.
Iron Man günümüz filmlerinde çok görmeye başladığımız sanal reklam uygulamasından nasibini alıyor. Film içinde farkında olarak ya da olmayarak birçok firma ismi ve ürünü göreceksiniz. Bu uygulamanın doğruluğu ya da yanlışlığı sinema izleyicisinin bakış açısına bağlıdır.
Iron Man, çok başarılı görsel efektleri olan, oyuncularının performansı ve yönetmenin (Jon Favreau) doğru yaklaşımı ile kaçırılmaması gereken bir film olmuş. Benim gözümde çekilmiş en iyi çizgi roman filmlerinden birisi. Hatta zirve için Batman Begins ile yarışabilir.
İyi seyirler
9/10






