Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Haziran 2010 Perşembe
iPhone 4
Steve Jobs (Artık adını bilmeyen kalmamıştır. Bill Gates'i geçti.), nam-ı değer Apple CEO'su geçen gün yeni iPhone'u basına tanıttı. iPhone 4 ismini verdikleri cihazı, daha önce yapılmamış denenmemiş, uzay teknolojisi birşey gibi abarta abarta anlattılar. Evet cihaz önceki versiyonlarına göre bayağı aşama kaydetmiş bir şekilde karşımızda. Ama doğruyu söylemek gerekirse, daha önce görmediğimiz birşey yok bu sokaklarda... Pardon pardon, Gizmodo bir süre önce barda unutulan(!) bir prototip bulmuştu ya, işte o zaman görmüştük...
Gelelim değişikliklere ve iPhone 4'ün genel özelliklerine;
Cihazın arka tarafında bulunan kamera artık 5 megapiksel çözünürlüğe sahip. Yani ortada bir devrim yoksa sadece bir gelişim var.
Artık bir adet de flaşımız mevcut. Philips'in ürettiği flaş, oldukça kaliteli. iPhone 4 bu noktada önemli bir eksiğini kapatıyor. Ama bu da daha önce görmediğimiz birşey değil.
HD video çekim de artık iPhone ile mümkün olacak. Eee bunu da görmüştük elin başka telefonlarında değil mi?
Tasarıma metal yedirilmiş ve hatlar sertleştirilmiş. iPhone artık bir erkek telefonu. Ericsson 337 vardı vakti zamanında. O da metaldi. iPhone'un yeni tasarımını ben beğendim ama yapılan değişim benim için büyük bir sınıf atlama değil.
iPhone 4 artık daha da ince. Apple bu konuda özellikle durarak "incelik konusunda çok para ve zaman harcadık, değerini bilin" havası verdi denilebilir. İnce olması bir artık evet ama benim için çok da önemli bir kriter değil.
Artık ön tarafta da bir kameramız var. Yaşasın artık görüntülü konuşabileceğiz! Zaten konuşmuyor muyduk diğer telefonlarla? Bir tek iPhone bu işte geri kalmıştı diye hatırlıyorum... E iyi bari, zamanı yakalamışlar...
Bataryamız güçlendi, daha uzun süre müzik, konuşma, internet vs. şansımız var. Bu da bir gelişme.
İşletim sistemimiz gelişti artık aynı anda biçok programı açabilir ve kullanabiliriz. (multitasking) Eeehmm sanki Symbian bile yapabiliyordu bunu yanılıyor muyum?
Flash desteği elbetteki yok.
iMovie ile kendi filmlerinizi yapabilirsiniz. Çok şirin... Elbette ücretli...Cüzi bir miktar da olsa (2.99$) bu uygulamanın paralı olması çok manidar.
Evet karşımızdaki telefon iPhone 3GS'ten kesinlikle iyi bir telefon ama Apple birçok noktada sadece kendini geliştirip eksik kaldığı yerlere yama yapmış gibi görünüyor. Belki de benim beklentim çok yükseldi ama cihaz için konuşulan rakamların 2500 lira civarında olduğunu düşünürsek bence iPhone 4, iyi bir oyun üzerine çıkarılmış bir expension pack'ten ötesini vaad etmiyor. Aranızdan birisi hediye verirse pekala zevkle kullanırım, o ayrı...
Son günlerin moda tabiiriyle "özet geçersek";
Eğer elinizde iPhone 3G veya 3GS varsa, iPhone 4 size çok çok büyük şeyler vaad etmiyor. Ama iPhone hiç kullanmadıysanız ve paraya kıyıp denemek istiyorsanız almışken en iyisini almak en doğrusu. Eylül ayında Vodafone, telefonu ülkemize getirecek. Detaylar Ağustos sonuna doğru belli olur. Beklemekte fayda var...
Etiketler:
Eleştirel,
Güncel,
Ondan Bundan Şundan
5 Haziran 2010 Cumartesi
Lady Gaga - Alejandro
Cenk ve Erdem yorumu ile "Alihandır o", Lady Gaga'nın Fame Monster albümünden klip çekeceği 3. şarkısı. Bana kalırsa bugüne kadar yaptığı en iyi şarkı. Her ne kadar kendisinin küçük çocuklara kötü bir örnek(!) olduğunu düşünsem de, yaptığı şarkıların hakkını vermek gerekiyor, hepsi de kaliteli. Gerek Poker Face, gerek Telephone ve diğerleri son derece kaliteli pop şarkıları.
Alejandro, Lady Gaga'nın günümüzün yeni Madonna'sı olma yolunda ilerleyeceğinin bir işareti. Hatırlayın Madonna da farklı farklı ve zamanına göre absürd imajlar ile çok kaliteli çalışmalar çıkarmıştı. Lady Gaga da bu kafada devam eder ve Alejandro gibi çalışmalar yaparsa her albümünü iple çekeceğimiz nur topu gibi bir şarkıcımız daha olur. Marjinalliğinin ipin ucunu kaçırdığını düşünsem de Alejandro ben de çok farklı duygular uyandırdı. 80'lerden fırlamış havası, kaliteli altyapısı, ispanyol melodisi ile benim çok hoşuma gitti.
Alejandro, Lady Gaga'nın günümüzün yeni Madonna'sı olma yolunda ilerleyeceğinin bir işareti. Hatırlayın Madonna da farklı farklı ve zamanına göre absürd imajlar ile çok kaliteli çalışmalar çıkarmıştı. Lady Gaga da bu kafada devam eder ve Alejandro gibi çalışmalar yaparsa her albümünü iple çekeceğimiz nur topu gibi bir şarkıcımız daha olur. Marjinalliğinin ipin ucunu kaçırdığını düşünsem de Alejandro ben de çok farklı duygular uyandırdı. 80'lerden fırlamış havası, kaliteli altyapısı, ispanyol melodisi ile benim çok hoşuma gitti.
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Seda Sayan İmkansızı Başardı
Seda Sayan'ı izleyenler bu sabah ne düşündü acaba.
Konuklar arasında bir Atatürk mumyası...
Koltuğa oturmuş, "Ben nerede yanlış yaptım?" der gibi...
Şaka değil gerçek...
CHP Genel Başkanlığına aday olmasın sakın?
Etiketler:
Güncel,
Ondan Bundan Şundan
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Günün Köşe Yazısı
Günün köşe yazısı Sabah'tan Mehmet Barlas'a ait.
Woody Allen'ın söyledi sözlerden başlayarak Deniz Baykal'a getirdiği yazısı yaşlanma üzerine farklı bir bakış açısı kazanmanızı sağlayabilir.
Mehmet Barlas'ın bugünkü yazısı
Woody Allen'ın söyledi sözlerden başlayarak Deniz Baykal'a getirdiği yazısı yaşlanma üzerine farklı bir bakış açısı kazanmanızı sağlayabilir.
Mehmet Barlas'ın bugünkü yazısı
16 Mayıs 2010 Pazar
Maltepe Belediyesi'nden Güzel Bir Uygulama
Maltepe Belediyesi aldığımız ekmeği poşete koymuş. Çok da güzel olmuş. Markete gidiyorsunuz ve hepsi önceden poşetlenmiş ekmeklerden istediğinizi alıyorsunuz.
Tamam, bu sorunu %100 çözümlemiyor ama en azından birileri bu konuda kafa yoruyor. Bu güzel uygulama için Maltepe Belediyesi'ni tebrik ediyorum. Belediye başkanımızı da Baykal'ın evinin önünde açlık grevi yerine Maltepe'de hizmete devam etmeye davet ediyorum...
Etiketler:
Güncel,
Ondan Bundan Şundan
Bardağın Dolu Tarafı
Yarım bardak suya baktığınızda yarısı boş bir bardak ile yarısı su ile dolu bir bardak görmek arasında aslında çok fark vardır. "Bardak görüyorum ya, sen ona bak" da diyebilirsiniz pekala.
Ben bardağın her zaman dolu tarafını görmeye çalışıyorum. "Yok artık bundan da olumlu birşey çıkaramazsın" dediğiniz durumlarda bile kendinizi olumlu birşeyler bulmaya zorlayın.
Etrafımızdaki herşeyin bizi olumsuz düşünmeye ittiği bir hayat sürüyoruz. Sokağa adımımızı atıyoruz ve bizi sıcak hava, trafik, egzoz dumanı, türlü türlü insanlar, kalabalık ortamlar karşılıyor... Sanki herşey bizi olumsuz düşünmeye itmek için orada bulunuyor. Aslında etrafımızdaki kimse bize kasıtlı birşey yapmıyor. Bu olumsuz düşünceleri biz kafamızda oluşturuyoruz. Onun oluşmasını engellersek belki de hayattan daha çok zevk alabiliriz. Bu konuda kısa bir hikaye aktarmak istiyorum size.
Bir çiftlik evinin çatısında yangın çıkmış ve çatı tamamen yanıp kül olmuş. Haberi alan ahali çiftçiye geçmiş olsuna gelmiş.
"Vah vah gittik güzelim çatı, nasıl uyuyacaksınız böyle? Ya soğuk havada ne yapacaksınız?" diye çiftçiye sormuşlar.
Çiftçi ise sanki yanan kendi çatısı değilmiş gibi gayet güler yüzle dinlemiş herkesi ve şunu söylemiş:
"Her gece yatağımda yatarken yukarı baktığımda, üzerimi örten sonsuz yıldızları ve ayı göreceğim. Bundan güzel birşey olabilir mi?" demiş çiftçi.
Otobüs çok mu sıkışık. Kapatın iki saniye gözünüzü ve kendinizi bembeyaz kumların olduğu bir sahilde, palmiyelerin altında, masmavi denize bakarken hayal edin.
Açın şimdi gözlerinizi. Otobüs o kadar da kalabalık değilmiş aslında...
Ben bardağın her zaman dolu tarafını görmeye çalışıyorum. "Yok artık bundan da olumlu birşey çıkaramazsın" dediğiniz durumlarda bile kendinizi olumlu birşeyler bulmaya zorlayın.
Etrafımızdaki herşeyin bizi olumsuz düşünmeye ittiği bir hayat sürüyoruz. Sokağa adımımızı atıyoruz ve bizi sıcak hava, trafik, egzoz dumanı, türlü türlü insanlar, kalabalık ortamlar karşılıyor... Sanki herşey bizi olumsuz düşünmeye itmek için orada bulunuyor. Aslında etrafımızdaki kimse bize kasıtlı birşey yapmıyor. Bu olumsuz düşünceleri biz kafamızda oluşturuyoruz. Onun oluşmasını engellersek belki de hayattan daha çok zevk alabiliriz. Bu konuda kısa bir hikaye aktarmak istiyorum size.
Bir çiftlik evinin çatısında yangın çıkmış ve çatı tamamen yanıp kül olmuş. Haberi alan ahali çiftçiye geçmiş olsuna gelmiş.
"Vah vah gittik güzelim çatı, nasıl uyuyacaksınız böyle? Ya soğuk havada ne yapacaksınız?" diye çiftçiye sormuşlar.
Çiftçi ise sanki yanan kendi çatısı değilmiş gibi gayet güler yüzle dinlemiş herkesi ve şunu söylemiş:
"Her gece yatağımda yatarken yukarı baktığımda, üzerimi örten sonsuz yıldızları ve ayı göreceğim. Bundan güzel birşey olabilir mi?" demiş çiftçi.
Otobüs çok mu sıkışık. Kapatın iki saniye gözünüzü ve kendinizi bembeyaz kumların olduğu bir sahilde, palmiyelerin altında, masmavi denize bakarken hayal edin.
Açın şimdi gözlerinizi. Otobüs o kadar da kalabalık değilmiş aslında...
Günün Köşe Yazısı
Pazar gününün köşe yazısı Reha Muhtar'a ait.
Reha Muhtar sürekli takip ettiğim bir köşe yazarı değil. Gözüme takılınca okurum yazılarını. Bazen köşesinde farklı kişiliklerin ilginç hayat hikayelerini anlatır. Bugün de eski Yunanistan Başbakanı'nın son 10 yılını anlatan harika bir yazı yazmış. Siyaset, Yunanistan, aşk ve yaşam üzerine bol bol düşünülmesi gereken bir yazı olmuş.
Okumanızı öneririm.
Reha Muhtar'ın bugünkü yazısı
Reha Muhtar sürekli takip ettiğim bir köşe yazarı değil. Gözüme takılınca okurum yazılarını. Bazen köşesinde farklı kişiliklerin ilginç hayat hikayelerini anlatır. Bugün de eski Yunanistan Başbakanı'nın son 10 yılını anlatan harika bir yazı yazmış. Siyaset, Yunanistan, aşk ve yaşam üzerine bol bol düşünülmesi gereken bir yazı olmuş.
Okumanızı öneririm.
Reha Muhtar'ın bugünkü yazısı
15 Mayıs 2010 Cumartesi
Günün Köşe Yazısı
Günün köşe yazısı Radikal'den Yıldırım Türker'e ait.
İsmet Sungurbey'i anlattığı yazısı, günümüz insanlarının önceliklerini, hayatlarını, değerlerini ve değer verdiklerini tekrar gözden geçirmeleri gerektiğini hüzünlü bir hayat hikayesi ile anlatıyor. Böyle insanların yaşamış olduğunu bilmek insana huzur ve mutluluk veriyor.
Yıldırım Türker'in bugünkü yazısı
İsmet Sungurbey'i anlattığı yazısı, günümüz insanlarının önceliklerini, hayatlarını, değerlerini ve değer verdiklerini tekrar gözden geçirmeleri gerektiğini hüzünlü bir hayat hikayesi ile anlatıyor. Böyle insanların yaşamış olduğunu bilmek insana huzur ve mutluluk veriyor.
Yıldırım Türker'in bugünkü yazısı
Etiketler:
Düşünsel,
Güncel,
Ondan Bundan Şundan
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Dış Dünya
Bazen kendi içimizden çıkıp dışarıya da göz atmamız gerekiyor. Boş zamanlarımda farklı bloglara farklı yazılara yönelmeyi seviyorum. Sevdiğim, hoşuma giden yazıları da buraya eklemeye karar verdim.
Ömer Ekinci'nin blog'undan ben merkezci insanlar ile ilgili güzel bir değerlendirme ve hoş bir fıkra.
Ömer Ekinci'nin blog'undan ben merkezci insanlar ile ilgili güzel bir değerlendirme ve hoş bir fıkra.
Etiketler:
Düşünsel,
Güncel,
Ondan Bundan Şundan
11 Mayıs 2010 Salı
Yemeksepeti'nin World of Warcraft reklam kampanyası
Yemeksepeti eğlenceli bir reklam kampanyası hazırlamış. Daha önceden haberim olmuştu ama videoyu bugün izleyebildim. World of Warcraft oyuncularına oyuniçi yemek hazırlayıp veren bir karakter yaratıp, paket servis hizmetlerini World of Warcraft'a da yerleştirmişler.
Video'yu buradan izleyebilirsiniz.
Video'yu buradan izleyebilirsiniz.
Etiketler:
Güncel,
Ondan Bundan Şundan
28 Nisan 2010 Çarşamba
Bedelsiz Askerlik Var Da Bizim Mi Haberimiz Yok?
Bedelli askerlik tartışması geçtiğimiz haftanın heyecan yaratan gündem maddelerinden birisiydi. Başbakan'ın Genelkurmay Başkanı ile yaptığı görüşmeden beni hiç de şaşırtmayan bir cevap çıktı; "PKK terörü devam ettiği sürece bedelli askerlik olamaz." Mantıklı bir cevap tabi. Peki acaba zorunlu askerlik toptan mantıklı birşey mi? Hadi biraz beyin fırtınası yapalım.
Türkiye'de 18 yaşını geçmiş her erkek birey askerlik yapmak zorunda. Tekrar ediyorum ZORUNDA. Kaçarı yok. İster 1 gün, ister 28 gün, ister 16 ay. Kaçarı yok. Askerlik yapmak için uygun olmasanız bile askerlik şubesinde geçireceğiniz kafadan 2 gününüz var.
Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir durum aslında. 4 tarafı düşmanla çevrili(!) güzel yurdumda her erkek bomba atmayı, silah kullanmayı, yerleri silmeyi, pul yapıştırmayı, yaprak toplamayı bilmek zorunda.(Bu yazdıklarımı ben değil, askerliğini yapıp orada yaşadıklarını anlatanlar söylüyor.)
Ortada bir sorun var. Demokrasiden bahsediyorsak askerliğe gitmek isteyip istememek konusunda da insanların özgür bırakılması gerekmiyor mu? Askerlik yerine sosyal sorumluluk çalışması yapsak mesela? Artık kimse topla tüfekle savaş kazanmıyor. Uydular, lazerler gelişti sanki. Ekonomik güç de en az askeri güç kadar ülkeler için önemli bir duruma geldi.
Belirli bir yaşa gelmiş, belli bir eğitim almış insanı bir süreliğine hayattan soyutlayıp ülkene yardım et diye eline silah tutuşturmak demokrasi ise ben bir daha düşünebilirim demokrasinin doğruluğunu. Tabi bu konu demokrasi içinde ele alınmak zorunda da değil. Bu biraz kişisel özgürlük gibi.
Askerlik çok önemli bir meslek. Evet bir meslek. Her profesyonel meslek gibi askerliğin de profesyonel olması lazım. Askeriyenin zorunlu askerlik ile ucuz iş gücü kazandığını söyleyenler de var.
Hepimiz ülkemizi çok seviyorum, bugün bir savaş çıksa ülkesini savunmayacak bir kişi olabilir mi? Hemen her bireyin az biraz temel askeri eğitim almasında bir problem yok hatta çok da doğru. Mesela bunu her yıl bir haftasonunu bir eğitim kampında gerekli eğitimi alarak geçirsek daha mantıklı olmaz mı? Yurtdışında örnekleri de var. Ben askerliğimi yaptıktan 20 sene sonra savaş çıksa ben nasıl hatırlayacağım 20 sene önceki eğitimimi? Bu da bir sorun.
Türkiye'deki askerlik sistemi ile ilgili 5 sene içerisinde büyük adımların atılacağını düşünüyorum. PKK terörünün elimizi kolumuzu bağladığı bir gerçek. Ülkede bir terör sorunu olmasa askerlik bu kadar büyük bir problem de olmazdı diye düşünüyorum. Herşeye rağmen insanın güçlü bir orduya sahip olduğunu bilmesi, kendini güvende hissetmesini sağlıyor bu da yadsınamaz bir gerçek.
Türkiye'de 18 yaşını geçmiş her erkek birey askerlik yapmak zorunda. Tekrar ediyorum ZORUNDA. Kaçarı yok. İster 1 gün, ister 28 gün, ister 16 ay. Kaçarı yok. Askerlik yapmak için uygun olmasanız bile askerlik şubesinde geçireceğiniz kafadan 2 gününüz var.
Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir durum aslında. 4 tarafı düşmanla çevrili(!) güzel yurdumda her erkek bomba atmayı, silah kullanmayı, yerleri silmeyi, pul yapıştırmayı, yaprak toplamayı bilmek zorunda.(Bu yazdıklarımı ben değil, askerliğini yapıp orada yaşadıklarını anlatanlar söylüyor.)
Ortada bir sorun var. Demokrasiden bahsediyorsak askerliğe gitmek isteyip istememek konusunda da insanların özgür bırakılması gerekmiyor mu? Askerlik yerine sosyal sorumluluk çalışması yapsak mesela? Artık kimse topla tüfekle savaş kazanmıyor. Uydular, lazerler gelişti sanki. Ekonomik güç de en az askeri güç kadar ülkeler için önemli bir duruma geldi.
Belirli bir yaşa gelmiş, belli bir eğitim almış insanı bir süreliğine hayattan soyutlayıp ülkene yardım et diye eline silah tutuşturmak demokrasi ise ben bir daha düşünebilirim demokrasinin doğruluğunu. Tabi bu konu demokrasi içinde ele alınmak zorunda da değil. Bu biraz kişisel özgürlük gibi.
Askerlik çok önemli bir meslek. Evet bir meslek. Her profesyonel meslek gibi askerliğin de profesyonel olması lazım. Askeriyenin zorunlu askerlik ile ucuz iş gücü kazandığını söyleyenler de var.
Hepimiz ülkemizi çok seviyorum, bugün bir savaş çıksa ülkesini savunmayacak bir kişi olabilir mi? Hemen her bireyin az biraz temel askeri eğitim almasında bir problem yok hatta çok da doğru. Mesela bunu her yıl bir haftasonunu bir eğitim kampında gerekli eğitimi alarak geçirsek daha mantıklı olmaz mı? Yurtdışında örnekleri de var. Ben askerliğimi yaptıktan 20 sene sonra savaş çıksa ben nasıl hatırlayacağım 20 sene önceki eğitimimi? Bu da bir sorun.
Türkiye'deki askerlik sistemi ile ilgili 5 sene içerisinde büyük adımların atılacağını düşünüyorum. PKK terörünün elimizi kolumuzu bağladığı bir gerçek. Ülkede bir terör sorunu olmasa askerlik bu kadar büyük bir problem de olmazdı diye düşünüyorum. Herşeye rağmen insanın güçlü bir orduya sahip olduğunu bilmesi, kendini güvende hissetmesini sağlıyor bu da yadsınamaz bir gerçek.
21 Nisan 2010 Çarşamba
Apple Yeni iPhone'u Bile Bile Mi Çaldırdı?
Son günlerde teknoloji dünyası bir barda unutulan yeni iPhone ile yatıp kalkıyor. Apple'da çalışan bir yazılım mühendisinin barda unuttuğu iddia edilen telefon gündeme bomba gibi düştü. Gerçek mi değil mi tartışması tüm internet sitelerinde tartışmaya açıldı. Bu kadarı bile bu unutma hadisesinin Apple için büyük bir reklam oldu.
Belki de o telefonu kasıtlı unutup, kasıtlı bir biçimde ortaya çıkmasını istediler. Ortaya çıkan durum tam bir viral patlaması. Apple ürünün lansmanını yapsa anca bu kadar etki bırakabilirdi. Apple'ın genel olarak çok kullandığı bir teknik bu. Ürün hakkında dedikodular yayıp, ürünün herkesin gözündeki değerini yükseltmek.
Bana kalırsa bu yeni iPhone kaybetme olayı pek inandırıcı değil ama aletin gerçek olma ihtimali kuvvetle muhtemel. İstem dışı ya da bilerek, iPhone daha piyasaya çıkmadan ortalığı toz duman etti.
Belki de o telefonu kasıtlı unutup, kasıtlı bir biçimde ortaya çıkmasını istediler. Ortaya çıkan durum tam bir viral patlaması. Apple ürünün lansmanını yapsa anca bu kadar etki bırakabilirdi. Apple'ın genel olarak çok kullandığı bir teknik bu. Ürün hakkında dedikodular yayıp, ürünün herkesin gözündeki değerini yükseltmek.
Bana kalırsa bu yeni iPhone kaybetme olayı pek inandırıcı değil ama aletin gerçek olma ihtimali kuvvetle muhtemel. İstem dışı ya da bilerek, iPhone daha piyasaya çıkmadan ortalığı toz duman etti.
15 Nisan 2010 Perşembe
Bu Ülkenin Resmi Dili Turkish'tir
Gün geçtikçe Türkçe'nin yok olduğunu görüyorum. Anlık mesajlaşma programlarının yaygınlaşmış olması, cep telefonundan kısa mesaj çekmenin yemek, içmek, yürümek kadar sıradan bir duruma gelmiş olması bu yok oluşu tetikleyen etkenler arasında yer alıyor.
Aslında dilimizi kaybedeceğimiz çok belliydi. Nasıl mı belliydi? Gelin hep beraber bir yürüyüşe çıkalım. Önce giyinmekle başlayalım. Üstümüzde ismi Türkçe olan bir firmanın ürünü var mı? Spor ayakkabısı Türk markası olan var mı? Hadi diyelim marka Türk, peki ürünün adı? Montumuz, pantalonumuz, gözlüğümüz herşeyimiz yabancı isimli. Kapıyı açınca bir bakıyoruz kapımızın önüne atılmış bir sürü reklam afişi. Hiçbirinin isminin Türkçe olmadığı farklı farklı markaları göre göre yola devam ediyoruz.Yürürken sağımıza solumuza bakalım dükkan isimleri nasıl acaba. Ben en son gördüğümden örnek vermek istiyorum; erkek berberi "Trash".
Haydi yemek yemeye gidelim ne dersiniz? Anında servis restoranlara göz atıyoruz. Anında servis? Pardon, fast food demek istemiştim. Lokantaların %70'i yabancı kökenli. Hatta yabancı demeye gerek yok, çoğu batı kökenli.
Fazla uzatmak istemiyorum. Dilimizi kaybetmek sırf bize ait bir durum değil. Dünya küçülüyor, milletler, ulus devletler ayakta durmak için kullandıkları temel değerlerini kaybediyor. Dilleri, dinleri, örf-adetleri, yemek kültürleri yok olmayla karşı karşıya. Dünya düzeninin istediği de tam olarak bu aslında. Tek dünya, tek devlet, tek halk... Herkes aynı şeyi yesin, herkes aynı şeyi giysin, herkes aynı şekilde düşünsün. Bilimkurgu filmlerinin bir bölümünde gelecekle ilgili en çok dikkat edilen noktalardan biri herkesin benzer kıyafetler giymesidir. Sizce bu sadece bir tahmin mi? Hiç sanmıyorum.
Konuya girişi dilden yaptım ama sonuçta bağladığım yer çok daha farklı. Biraz düşünmeye zorlayalım kendimizi...
Bir çoban ve bir sürü dolusu koyun. İşte dünyayı yönettiğini sanan insanların asıl istediği dünya bu. Ne güzel di mi?
Aslında dilimizi kaybedeceğimiz çok belliydi. Nasıl mı belliydi? Gelin hep beraber bir yürüyüşe çıkalım. Önce giyinmekle başlayalım. Üstümüzde ismi Türkçe olan bir firmanın ürünü var mı? Spor ayakkabısı Türk markası olan var mı? Hadi diyelim marka Türk, peki ürünün adı? Montumuz, pantalonumuz, gözlüğümüz herşeyimiz yabancı isimli. Kapıyı açınca bir bakıyoruz kapımızın önüne atılmış bir sürü reklam afişi. Hiçbirinin isminin Türkçe olmadığı farklı farklı markaları göre göre yola devam ediyoruz.Yürürken sağımıza solumuza bakalım dükkan isimleri nasıl acaba. Ben en son gördüğümden örnek vermek istiyorum; erkek berberi "Trash".
Haydi yemek yemeye gidelim ne dersiniz? Anında servis restoranlara göz atıyoruz. Anında servis? Pardon, fast food demek istemiştim. Lokantaların %70'i yabancı kökenli. Hatta yabancı demeye gerek yok, çoğu batı kökenli.
Fazla uzatmak istemiyorum. Dilimizi kaybetmek sırf bize ait bir durum değil. Dünya küçülüyor, milletler, ulus devletler ayakta durmak için kullandıkları temel değerlerini kaybediyor. Dilleri, dinleri, örf-adetleri, yemek kültürleri yok olmayla karşı karşıya. Dünya düzeninin istediği de tam olarak bu aslında. Tek dünya, tek devlet, tek halk... Herkes aynı şeyi yesin, herkes aynı şeyi giysin, herkes aynı şekilde düşünsün. Bilimkurgu filmlerinin bir bölümünde gelecekle ilgili en çok dikkat edilen noktalardan biri herkesin benzer kıyafetler giymesidir. Sizce bu sadece bir tahmin mi? Hiç sanmıyorum.
Konuya girişi dilden yaptım ama sonuçta bağladığım yer çok daha farklı. Biraz düşünmeye zorlayalım kendimizi...
Bir çoban ve bir sürü dolusu koyun. İşte dünyayı yönettiğini sanan insanların asıl istediği dünya bu. Ne güzel di mi?
24 Mart 2010 Çarşamba
Tıkıntı Cafe
Beşiktaş'ta öğle yemeği için Tıkıntı'daydık. Dışarıdan bakınca ilgi çekici görünmese de yemekleri son derece lezeetliydi. Burger King, KFC vs. gibi yerler yerine ilaç gibi geldi burayı öğrenmiş olmam. Portekiz Usulü Tavuk bayağı iyiydi. Diğer çeşitlerini de deneyeceğim...
Etiketler:
Güncel,
Ondan Bundan Şundan
16 Mart 2010 Salı
Genç Nüfus İşsizlik Oranı Açıklandı: %24
Genç nüfusun işsizlik oranı %24 olarak açıklanınca Türkiye'de yer yerinden oynadı!?+#&% Aslında hiçbirşey değişmedi. Çünkü değişebilecek pek birşey yok. Durum ortada. Üniversite mezunu arkadaşlarımla görüştüğümde çoğu iş yerinden memnun olmadığını söylüyor ve çok çalıştırıldığından şikayet ediyor. Kriz dönemlerinde işverenler az maaş çok iş prensibi ile hareket ettiklerinden, çalışanlar mutlu olmazlar.
Herkes kapağı devlete atma derdinde. KPSS, KPDS kursları ÖSS kurslarını sollayacak neredeyse. Devlette çalışanlar da zil takıp oynamıyor. Devlet kurumlarının kendi içlerindeki bürokrasi ve karmaşa, devlete kapağı atıp kendini kurtarma telaşındaki insanları yıldırıyor. Nereden bakarsanız elinizde kalacak bir durum var. Özel sektör tabiri caizse sömürüyor, devlet de bıktırıyor.
Eee bu durumda ne yapmalı?
Kriz dönemlerinde işsiz sayısı tavan yaptığı için elinizdekinin kıymetini bilin. Nerede çalışıyorsanız dört kolla sarılın. Aza tamaat edin ve diğer iş fırsatlarını kovalayın. Kendinizi geliştirin ve fark yaratmaya çalışın.
Peki ya %24?
Korkutucu bir rakam... Her dört kişiden birisi işsiz demektir bu. Üniversitede okuyan kişi sayısı da üniversite sayısına bağlı olarak her sene arttığından kalifiye işsizlik diz boyu... İş arıyorsanız bıkmadan usanmadan başvurularınızı yapın, boşta durmaktansa zamanı değerlendirmeye çalışın. Beklentilerinizi düşürün ve gerçeklerle yüzleşin; sizin durumunuzda olan çok insan var, yalnız değilsiniz...
Herkes kapağı devlete atma derdinde. KPSS, KPDS kursları ÖSS kurslarını sollayacak neredeyse. Devlette çalışanlar da zil takıp oynamıyor. Devlet kurumlarının kendi içlerindeki bürokrasi ve karmaşa, devlete kapağı atıp kendini kurtarma telaşındaki insanları yıldırıyor. Nereden bakarsanız elinizde kalacak bir durum var. Özel sektör tabiri caizse sömürüyor, devlet de bıktırıyor.
Eee bu durumda ne yapmalı?
Kriz dönemlerinde işsiz sayısı tavan yaptığı için elinizdekinin kıymetini bilin. Nerede çalışıyorsanız dört kolla sarılın. Aza tamaat edin ve diğer iş fırsatlarını kovalayın. Kendinizi geliştirin ve fark yaratmaya çalışın.
Peki ya %24?
Korkutucu bir rakam... Her dört kişiden birisi işsiz demektir bu. Üniversitede okuyan kişi sayısı da üniversite sayısına bağlı olarak her sene arttığından kalifiye işsizlik diz boyu... İş arıyorsanız bıkmadan usanmadan başvurularınızı yapın, boşta durmaktansa zamanı değerlendirmeye çalışın. Beklentilerinizi düşürün ve gerçeklerle yüzleşin; sizin durumunuzda olan çok insan var, yalnız değilsiniz...
14 Mart 2010 Pazar
Kadıköy - Pendik Minibüsleri
İstanbul Anadolu Yakası'nda oturuyorsanız ve eviniz minibüs yoluna yakınsa Kadıköy - Pendik minibüslerinden haberdarsınız demektir. Özellikle gece geç saatlerde bu hattın şoförleri bildiğiniz Formula 1 pilotu gibidirler. Ne trafik kuralı dinlerler ne de taşıdıkları insanlara değer verirler. Bu minibüslerde kendinizi kesime gidecek küçükbaş gibi hissedersiniz. Şoförler sürekli küfrederler, diğer minibüsleri geçmeye çalışırlar, her sokak başında korna çalar, müşteri beklerler. Trafik kuralları onlar için baştan yazılmış gibidir. Gitmek istediğiniz yere ulaşmak işkenceye dönüşür. Bu minibüsleri kullanmamaya çalışıyorum ama insan bazı durumlarda zorunlu kalıyor.
Kadıköy - Pendik arasında bir diğer ulaşım aracı 17 numaralı belediye otobüsü. Minibüse göre daha insancıl olmasına karşın çok kalabalık olması sizi bıktırır. Yine de minibüsten kat be kat iyidir.
Minibüslere bir şekilde tepkimizi göstermemiz gerekiyor. Binmeyelim, bindirmeyelim! Uyaralım şoförleri rahatsız olunca, gerekli yerlere şikayet edelim. Ben İBB'ye şikayetimi bildirdim, minibüsleri ve hatları düzenli kontrolden geçirdiklerini söylediler. Şikayetçi olduğum minibüsün plakasını istediler. Demekki rahatsız olduğumuz durumlarda plakayı alıp bildirelim... Ayrıca size korna çaldıklarında hiç kaale almayın. O zaman da minibüste bekleyen insanlara yazık oluyor ama şoförlerin sürekli korna çalarak müşteri toplayamayacaklarını öğrenmeleri gerekiyor.
Gebze-Haydarpaşa banliyösünü de uzun zamandır kullanmadım. Bu ara ona da yönelmeyi düşünüyorum..
Kadıköy - Pendik arasında bir diğer ulaşım aracı 17 numaralı belediye otobüsü. Minibüse göre daha insancıl olmasına karşın çok kalabalık olması sizi bıktırır. Yine de minibüsten kat be kat iyidir.
Minibüslere bir şekilde tepkimizi göstermemiz gerekiyor. Binmeyelim, bindirmeyelim! Uyaralım şoförleri rahatsız olunca, gerekli yerlere şikayet edelim. Ben İBB'ye şikayetimi bildirdim, minibüsleri ve hatları düzenli kontrolden geçirdiklerini söylediler. Şikayetçi olduğum minibüsün plakasını istediler. Demekki rahatsız olduğumuz durumlarda plakayı alıp bildirelim... Ayrıca size korna çaldıklarında hiç kaale almayın. O zaman da minibüste bekleyen insanlara yazık oluyor ama şoförlerin sürekli korna çalarak müşteri toplayamayacaklarını öğrenmeleri gerekiyor.
Gebze-Haydarpaşa banliyösünü de uzun zamandır kullanmadım. Bu ara ona da yönelmeyi düşünüyorum..
Etiketler:
Eleştirel,
Güncel,
Ondan Bundan Şundan
7 Mart 2010 Pazar
Eurovision Üzerine
Eurovision'daki Değişim ve Başarının Sırrı
1997 yılında Şebnem Paker ile 3. olduğumuz Eurovision'un üzerinde 13 yıl geçti. Youtube'da o videoyu izlediğimde bugün bile çok başarılı bir şarkı olduğunu düşünüyorum. O videoyu izlerken bir detaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Sahne ne kadar küçük fark ettiniz mi? Günümüzde Eurovision'da devasa sahneler görüyoruz. Sürekli zıplayan erkekler ve kadınlar, renk cümbüşü, alev efektleri sürekli bir göz boyama... Eskiden ne kadar da farklıymış. Şarkıcı sahneye çıkar, yerinden fazla kıpırdamana şarkısını söyler, teşekkürünü eder yerini terk edermiş. Sahne şovu olmayan bir şarkının başarılı olması gerçekten çok zor günümüzde. Zor ama imkansız değil.
Eurovision'da komşusu çok olan kazanır tezi de hiç geçerli değil bence. Her sene farklı bir ülke birinci oluyorsa demekki herşey komşuluk ilişkilerine bağlı değil. İyi şarkı, hoş melodi herşeyin üstündedir. Sertab'ın birinci olduğu sene ikinci olan Belçika'nın şarkısını hatırlıyor musunuz? Varolmayan bir dilde yazılmıştı. Demekki şarkının ingilizce olması da şart değil. Bunun için 2007 yılının galibi Marija Serifovic'in Molitva şarkısını dinlemek yeterli.
İyi melodi, güzel bir sahne şovu, başarılı performans yeter de artar.
Manga Söylüyor: We Could Be The Same
Bugün son yıllarda Eurovision'a gönderdiğimiz şarkıcılara göz attım. Sertab Erener, Athena, Mor ve Ötesi, Kenan Doğulu, Manga, Hadise... Sibel Tüzün ve Gülseren'i bu grubun dışında bırakıyorum çünkü bence yanlış tercihlerdi ve kötü performanslardı. Belirttiğim isimler günümüz popüler kültüründe adını herkesin bildiği şarkıcılar.
TRT ısmarlama şarkı konseptine geçmekle doğru bir karar vermiş gibi görünüyor. Ülke içinde yapılacak bir yarışma ile şarkıcıyı ve şarkıyı seçme yöntemi iyi sonuç vermiyor bizim ülkemizde. Athena'nın For Real şarkısı seçilirken grubun ürettiği üç şarkı TRT'de ekrana gelmiş ve izleyiciler mesajla oylarını kullanmıştı. Sonuçta en çok oyu For Real almıştı. Benim gözümde en başarılı Eurovision performanslarından biriydi. Buradaki sorun, o oylamaya atılan toplam oy sayısı, o sırada başka bir kanalda olan Popstar yarışmasına atılan oy sayısının onda biri kadardı. Yani halkımız Popstar'a daha çok önem veriyor. Bu durumda Eurovision'a yolladığımız şarkıcılarımızı bu kadar eleştirmek hakkımız mı?
Manga'nın seçimi çok doğru bir karardı. Ben de TRT'nin internet sitesinde Manga'ya oyumu vermiştim. We Could Be The Same ilk dinlediğimde bana amatör bir şarkı yarışmasında fırlamış havası verdi. Sanki mini mini bir kuş donmuştu gibi bir melodisi vardı. Birkaç kez dinledikten sonra şarkının beynimde dönmeye başladığını fark ettim. Demekki şarkı kulakta kalıcı bir etki bırakabiliyor. Manga'dan görmek istediğimiz sertlik şarkıda pek yok. Bir türlü şarkının temposu yükselemiyor, vites yükseltemiyor gibi... Manga'nın yarışma için ürettiği diğer iki şarkının bundan da ağır şarkılar olduğunu duyduktan sonra çok merak ettim o şarkıları da.
Türkçe ya da ingilizce olması tamamen grubun tercihidir. Eğer ingilizce şarkı konusunda iddialıysanız yapın. Ferman'ın ingilizcesi anlaşılır bir ingilizce ama sanki şarkının hissini veremiyor. Ya da şarkıda his yok bilemiyorum...
Benim Manga'dan beklentim biraz yüksekti sanırım. MTV'de ödül aldıktan sonra bunu bir basamak olarak kullanmak isterler diye düşünmüştüm. Daha agresif ve iddialı bir şarkı bekliyordum. Bu şarkı sanki "Orta sıralara oynayalım çok risk almayalım 1-0 olsun bizim olsun" der gibi...
Benim kişisel tahminim bir ilk 5 zor ama ilk 10 kesin...
TRT'yi de tebrik ediyorum Manga seçiminden dolayı...
1997 yılında Şebnem Paker ile 3. olduğumuz Eurovision'un üzerinde 13 yıl geçti. Youtube'da o videoyu izlediğimde bugün bile çok başarılı bir şarkı olduğunu düşünüyorum. O videoyu izlerken bir detaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Sahne ne kadar küçük fark ettiniz mi? Günümüzde Eurovision'da devasa sahneler görüyoruz. Sürekli zıplayan erkekler ve kadınlar, renk cümbüşü, alev efektleri sürekli bir göz boyama... Eskiden ne kadar da farklıymış. Şarkıcı sahneye çıkar, yerinden fazla kıpırdamana şarkısını söyler, teşekkürünü eder yerini terk edermiş. Sahne şovu olmayan bir şarkının başarılı olması gerçekten çok zor günümüzde. Zor ama imkansız değil.
Eurovision'da komşusu çok olan kazanır tezi de hiç geçerli değil bence. Her sene farklı bir ülke birinci oluyorsa demekki herşey komşuluk ilişkilerine bağlı değil. İyi şarkı, hoş melodi herşeyin üstündedir. Sertab'ın birinci olduğu sene ikinci olan Belçika'nın şarkısını hatırlıyor musunuz? Varolmayan bir dilde yazılmıştı. Demekki şarkının ingilizce olması da şart değil. Bunun için 2007 yılının galibi Marija Serifovic'in Molitva şarkısını dinlemek yeterli.
İyi melodi, güzel bir sahne şovu, başarılı performans yeter de artar.
Manga Söylüyor: We Could Be The Same
Bugün son yıllarda Eurovision'a gönderdiğimiz şarkıcılara göz attım. Sertab Erener, Athena, Mor ve Ötesi, Kenan Doğulu, Manga, Hadise... Sibel Tüzün ve Gülseren'i bu grubun dışında bırakıyorum çünkü bence yanlış tercihlerdi ve kötü performanslardı. Belirttiğim isimler günümüz popüler kültüründe adını herkesin bildiği şarkıcılar.
TRT ısmarlama şarkı konseptine geçmekle doğru bir karar vermiş gibi görünüyor. Ülke içinde yapılacak bir yarışma ile şarkıcıyı ve şarkıyı seçme yöntemi iyi sonuç vermiyor bizim ülkemizde. Athena'nın For Real şarkısı seçilirken grubun ürettiği üç şarkı TRT'de ekrana gelmiş ve izleyiciler mesajla oylarını kullanmıştı. Sonuçta en çok oyu For Real almıştı. Benim gözümde en başarılı Eurovision performanslarından biriydi. Buradaki sorun, o oylamaya atılan toplam oy sayısı, o sırada başka bir kanalda olan Popstar yarışmasına atılan oy sayısının onda biri kadardı. Yani halkımız Popstar'a daha çok önem veriyor. Bu durumda Eurovision'a yolladığımız şarkıcılarımızı bu kadar eleştirmek hakkımız mı?
Manga'nın seçimi çok doğru bir karardı. Ben de TRT'nin internet sitesinde Manga'ya oyumu vermiştim. We Could Be The Same ilk dinlediğimde bana amatör bir şarkı yarışmasında fırlamış havası verdi. Sanki mini mini bir kuş donmuştu gibi bir melodisi vardı. Birkaç kez dinledikten sonra şarkının beynimde dönmeye başladığını fark ettim. Demekki şarkı kulakta kalıcı bir etki bırakabiliyor. Manga'dan görmek istediğimiz sertlik şarkıda pek yok. Bir türlü şarkının temposu yükselemiyor, vites yükseltemiyor gibi... Manga'nın yarışma için ürettiği diğer iki şarkının bundan da ağır şarkılar olduğunu duyduktan sonra çok merak ettim o şarkıları da.
Türkçe ya da ingilizce olması tamamen grubun tercihidir. Eğer ingilizce şarkı konusunda iddialıysanız yapın. Ferman'ın ingilizcesi anlaşılır bir ingilizce ama sanki şarkının hissini veremiyor. Ya da şarkıda his yok bilemiyorum...
Benim Manga'dan beklentim biraz yüksekti sanırım. MTV'de ödül aldıktan sonra bunu bir basamak olarak kullanmak isterler diye düşünmüştüm. Daha agresif ve iddialı bir şarkı bekliyordum. Bu şarkı sanki "Orta sıralara oynayalım çok risk almayalım 1-0 olsun bizim olsun" der gibi...
Benim kişisel tahminim bir ilk 5 zor ama ilk 10 kesin...
TRT'yi de tebrik ediyorum Manga seçiminden dolayı...
25 Şubat 2010 Perşembe
Güncel
Hürriyet yazarı Sedat Ergin 10 ay hakim karşısına çıkmayı bekleyen Aylin Duruoğlu ile ilgili güzel bir yazı yazmış bugünkü köşesinde. Okumanızı tavsiye ederim. Türkiye'deki yargı sürecinin işleyişi ile ilgili problemler olduğunu biliyordum ama tutuklananların %50'sinin suçlamalardan beraat ediyor olması çok acı. 10 ay tutuklu yat, sonra 5 dakikada tahliye ol. Sabır testi gibi...
Sedat Ergin'in bugünkü yazısı
Sedat Ergin'in bugünkü yazısı
10 Ocak 2010 Pazar
Yakalayın!
Otogarda ‘zayıf karne' nöbeti
Bu haberi okuduktan sonra aklıma şu sorular geldi:
-Kaçan kim?
-Niye kaçıyor?
-Kovalayan kim?
-Kaçan kimden kaçıyor?
-Kaçanı yakalayınca kaçtığına mı teslim edeceğiz?
-Ya sonra tekrar kaçarsa?
-Kim suçlu?
Kafam karıştı... :S
Eğitim şart...
Etiketler:
Güncel,
Ondan Bundan Şundan






